26 Ekim Hasta Hakları Günü

26 Ekim 2006



Hasta hakları insan haklarının sağlık alanında farklılaşmış uzantısıdır. Hasta hakları derken aslında temelde insan haklarından bahsetmekteyiz. Tarihsel gelişimlerine baktığımızda da hasta hakları kavramının gelişiminin insan haklarındaki ilerlemelere paralel gittiğini görmekteyiz. Hasta hakları kavramının özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gelişmeye başladığını ve 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin hasta haklarına da temel oluşturduğunu görmekteyiz. Daha sonra uluslar arası düzeyde ele alınan hasta hakları kavramı özellikle Dünya Hekimler Birliği’nin çeşitli bildirgeleriyle (Lizbon 1981, Bali 1995) Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa Birliği Belgeleri’nde (Amsterdam/1994, Roma 2002) somut olarak gündeme gelmiştir. Tarihsel gelişim bize şunu göstermektedir. Kamuoyunda bilinenin/sanılanın aksine hasta hakları kavramını ilk kez dile getirenler aslında hekimler ve onların meslek örgütleridir. Bu tarihsel mekanizma ülkemiz için de geçerlidir. Türkiye’de hasta haklarının gelişimine baktığımızda somut olarak ilk kez hekimlik meslek örgütümüz Türk Tabipleri Birliği’nin bu konuyu ülke gündemine getirdiğini görürüz. 1993 yılında Bolu’da yapılan Tıbbi Etik Sempozyumu’nda gündeme getirilen Hasta Hakları kavramı, bu tarihten ancak 5 yıl sonra 1998’de yasalaşabilmiştir.

            Günümüzde yalın bir hekim-hasta ilişkisinin yerini, her yönüyle birtıp sektörü- hasta ilişkisi almaktadır. Yani tıp alanındaki gelişmeler, ileri teknolojilerin kullanımı, sağlık alt yapısı, sağlıkta geri ödeme sistemleri (sosyal güvenlik sistemleri), hukuksal düzenlemeler, tıp fakültelerinin alt yapısı, halkın genel eğitim düzeyi, kitle iletişim araçlarının etkisi gibi faktörlerin hepsi bu ilişki içerisinde yer almaktadır. Dolayısıyla hasta hakları bu ilişkiler bütünü içinde ele alınmalıdır. Ancak hasta haklarını doğrudan ve en çok etkileyen faktör ülkenin sağlık sistemidir. Sağlık sistemi, bireyin sağlığını korumak ve geliştirmek, hasta olduğunda da koşulsuz olarak her türlü tanı ve tedavisini, insan onuruna yakışır bir şekilde ve etik değerleri gözeterek sağlamak üzere kurgulanmışsa hasta hakları anlam kazanabilir.

2002 yılında Avrupa Birliği’nin, Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Statüsü Roma Belgesi’nde 14 adet hak tanımlanmıştır. Bu liste, hastalıklardan korunmak için koruyucu önlemlerin alınması hakkı ve hiçbir ayırıma tabi tutulmaksızın sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı ile başlamaktadır. Yani sağlık sistemi hastalıktan korunmak için gerekli önlemleri almayı ve hasta olunca da yeterli sağlık hizmetini sunmayı sağlamalıdır; aksi halde bu iki temel koşulun olmadığı yerde hasta haklarından bahsetmek gerçekçi olamaz. Diğer haklar; bilgi hakkı, onay hakkı, özgür seçim hakkı, özel yaşam ve gizlilik hakkı, hastaların zamanına saygı, kalite sağlık hizmeti hakkı, güvenlik, yenilik hakkı, gereksiz acı ve sıkıntıdan sakınma hakkı, kişisel tedavi hakkı, şikayet hakkı ve tazminat hakkıdır.  Saydığımız bu haklar sadece soyut bir anlam ifade etmeyip, hem ulusal hem de uluslar arası belgelerde yer alarak devlete, hükümete ve Sağlık Bakanlığı’na görevler yüklemektedir.

Sağlık Bakanlığı ne ölçüde görevini yapıyor? Ülkemiz sağlık sistemi içinde hasta hakları ne durumdadır? Ülkemiz sağlık sistemi koruyucu hekimliği esas alan kamusal anlayıştan uzaklaşarak, sağlık hizmetlerini ticarileştiren serbest piyasa modeline doğru kaymaktadır. Sağlık hizmetleri hızla özelleştirilmektedir. Bu değişim, sağlık hizmetlerini “hak” olmaktan çıkarıp, “ticari bir ürüne” dönüştürmektedir. Hastalar da bu sistem içinde doğası gereği artık, müşteridir. Kamusal anlayışta ücretsiz ve kesintisiz olması gereken sağlık hizmetleri, piyasa modelinde ancak bedelini ödediği sürece yararlanabileceği bir hizmet olacaktır. Bu bedeli de Genel Sağlık Sigortası (GSS) primleri ve ilave katkı payları ile ödeyecektir. GSS’nin yetmediği durumlarda da özel sağlık sigortası yaptırmak zorunda kalınacaktır.

Sağlık sistemimizde “kar” beklentisi “hak” kavramının önüne geçmiştir. Hastalar sadece özel sektörün değil, bu sistemle metamorfoza uğratılmış sözde kamu sağlık kurumlarının da "para kazanma" aracı olmuştur. Hastanelerin işletmeye dönüştürülmesi, döner sermaye uygulaması ve performansa dayalı ücretlendirme bunun en tipik örneğidir. Her hasta adeta bir “sayı” olmuştur. Dünya Sağlık Örgütü’nün hekim başına ortalama önerdiği hasta sayısı günde 20-30 iken; çok sayıda hastaya bakılması daha fazla ücret getirdiği için günde 100-150 civarında hasta bakılması teşvik edilmiştir. Hastalara yeterli zaman ayrılmamasından dolayı ortaya çıkan kötü performansın karşılığı, iyi para ile ödüllendirilmek olmuştur. Diabet, hiperlipidemi, hipertansiyon gibi kronik hastalığı olanlara “Bütçe Uygulama Talimatları” ile getirilen ilaç kısıtlamaları hasta haklarının açık bir ihlalidir. Yılda yaklaşık 36 bin bebeğin öldüğü ülkemizde en temel sorun sağlık hizmetlerine ulaşamama sorunudur. Bunun görmezden gelinmesi ve sembolik “Hasta Hakları Birimleri”nin kurulması da görüntüyü kurtarmaya yetmemiştir.

Geçmişte sağlık sistemimizdeki çeşitli yetersizliklerden dolayı hastaların haklarına ulaşamaması söz konusu iken; bu gün uygulanmaya çalışılan Sağlıkta Dönüşüm Programı hasta hakları önünde en ciddi engeldir.

Hasta haklarının tam ve kesintisiz uygulanması sağlık hizmetlerini “insan hakkı” olarak gören kamusal sistemle olanaklıdır. Böyle bir sistem içinde sağlığa yeterli kaynak ayrılarak, koruyucu hekimliğin ağırlıkta olduğu, sevk ve randevu sisteminin işletildiği, sağlık kurumlarının alt yapı, teknik donanım, personel gibi eksikliklerinin giderilerek herkese eşit , ücretsiz, ulaşılabilir  bir hizmet verilmesi mümkündür. Hekimler ve diğer sağlık çalışanlarına bu alanda sürekli meslek içi eğitim, insanca yaşayacak ücret, uygun çalışma koşulları ve yeterli özlük hakları sağlanmadan hasta haklarının tam olarak yaşama geçirilmesi mümkün olamayacaktır.

Hasta hakları insan haklarının sağlık alanında tekrar onaylanmasıdır ve bir ülkedeki hasta haklarının durumu, sadece sağlık sisteminin değil o ülkedeki demokrasi ve insan haklarının da göstergesidir.

ANKARA TABİP ODASI

YÖNETİM KURULU