ANKARA TABİP ODASI

BASIN AÇIKLAMASI

06 Temmuz 2012 

Soruyoruz: Kadınların ergenlik yaşı ve menopoz da kanunla mı düzenlenecek?

Başbakan’ın, 25 Mayıs 2012 tarihindeki Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Programı’nın uygulanmasına ilişkin Uluslararası Parlamenterler Konferansı’nda sezaryen ile doğumlara karşı olduğunu, kürtajla birlikte sezaryeni de cinayet olarak gördüğünü açıklamasının ardından, vajinal doğuma alternatif bir doğum yöntemi olarak kabul edilen sezaryen tartışma konusu oldu. Siyasi iktidarın, artan sezaryen oranlarını düşürmek için yapılması gerekenleri tıp uzmanlarına danışmak yerine uzmanları dışarıda tutması, konunun siyasi boyutunu da gözler önüne sermiş oldu. Sezaryen yöntemi, ikiden fazla doğuma izin vermediği gerekçesiyle doğumların artmasını engelleyen bir sorun olarak ilan ediliyordu.

Hem hekimlerin hem de sezaryenle doğuran kadınların hedefte olduğu tartışmalar, tıpkı kürtaj tartışmalarında olduğu gibi, aynı zamanda doğumun iktidar tarafından denetlenişinin ve toplumsal olarak kuruluşunun da izini sürmemizin olanaklarını sunuyor. Kürtaj ve sezaryeni denetleyen ve yasaklayan uygulamalar, nüfusun ekonomik değişikliklere kendiliğinden ve otomatik olarak cevap veren bir olgu olmadığı gerçeğini açığa çıkarıyor.

Tarih boyunca kadın bedenlerinin denetlenmesi, doğurganlığın azaltılması ya da arttırılmasını amaçlayan nüfus politikalarının kürtajın ve doğum kontrolü yöntemlerinin yasaklanması ya da serbest bırakılması ile paralellik gösterdiğini, nüfusun artırılması girişimlerine ise her zaman milliyetçi söylemlerin eşlik ettiğini biliyoruz. 1960’lardan itibaren Türkiye’de nüfusun hızlı artışı, geri kalmışlık ve cehaletin bir sonucu olarak resmedildi, doğum kontrol araçları yaygın olarak dağıtıldı. O dönemde yoksulluğun nedeni işsizlik, gelir adaletsizliği, iç göç değil, “kontrolsüzce üreyip, sonra da yoksulluktan yakınan cahil kadınlar”dı. Tıpkı şimdi kürtajın nedeni,   “sorumsuzca cinsellik” yaşayıp doğum kontrolü olarak kürtajı kullanan kadınlar olduğu gibi…

Sezaryen oranları tüm dünya ülkelerinde artış göstermektedir

Bu oranın Çin'de %46, ABD'de %31.8, İtalya'da %40, Norveç'te %16.6 olduğu belirtilmektedir. Türkiye'de 2003 Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’nda (TNSA) %21.2 olan sezaryen oranının, 2008 TNSA'da %36.7 olduğu görülmektedir. 2011 yılı itibariyle Türkiye’de ortalama sezaryen oranının %48 olduğu açıklanmıştır. 2009 itibariyle, OECD ülkeleri arasında ortalama sezaryen oranı %25.7 olarak bildirilmiştir. Kanada’da bu oran %17’den %23’e yükselmiştir.  

1985 yılında Dünya Sağlık Örgütü sezaryen oranlarının %15’i aşmaması gerektiğini önermişse de, 2008 Kasım ayında Doğum Bağımsızlığı Koalisyonu, DSÖ’nün  %10-15 eşiği gözden geçirilmediği takdirde anne çocuk ölümlerinin artacağını öngördüğünü bildirdi. Koalisyon bu iddiasını 16 tıbbi yayın ve 3 alıntı görüş ile destekleyerek, DSÖ 1985 kararını eleştirdi. Bunun üzerine DSÖ, 1985’te verdiği öneriyi güncelleyerek, “en optimal oran hakkında söz söylemelerine yetecek sayısal veriye sahip olmadıklarını” ilan etti ve “ülkelerin kendi standartlarını belirlemeleri gerektiğini” söyledi. Acil Doğum Bakımı Gözlemi dergisinin 2009’daki son basımında DSÖ, çok yüksek oranların yanı sıra çok düşük oranların da tehlikeli olduğuna fakat yine de optimum oranın bilinmediğine işaret etti.

Bütün bu verilere rağmen, ülkemizde doğum sayısının arttırılması amacıyla bir doğum yöntemi olan sezaryene sınırlama getirilmesi, “oranların yüksek oluşuyla” temellendirildi ve bu amaçla hazırlanan sezaryen yasası 04 Temmuz 2012 tarihi itibariyle Meclis’te kabul edildi.

Türkiye’de Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın başladığı 2002 yılında %21 olan sezaryen oranlarının 2012 yılında  %48’lere çıkmasının nedenlerinin hekimlerde ya da hastalarda değil, sağlığın ticarileştirilmesinde aranması gerekmektedir. Ancak görmekteyiz ki her zaman olduğu gibi hekimler günah keçisi haline getirilmekte ve hedefe yerleştirilmektedir.

Sezaryenin devlet hastanelerinde kadınların arzusuyla yapılmadığı düşünüldüğünde, sağlık alanının ticarileştirildiğini görmezden gelerek oranların yüksekliğini “paragöz hekimlere” bağlamanın olsa olsa hekimleri baskı altında bırakmaya yönelik olduğu söylenebilir.

Yasada, sezaryen oranlarındaki artışın nedeni olarak görülen anne istemli sezaryene izin verilmemektedir. Gerekçede, tıbbi endikasyon olmaksızın sadece anne ve hekim isteği ile sezaryen yapılmasının önlenmesine ve doğumu yaptıran hekimin sorumluluğuna işaret edilmektedir. Anne istemli sezaryen, çeşitli kişisel nedenlerle anne adayının doğumu sezaryen ile sonlandırılmasını istemesidir. Anne istemli sezaryen oranının ülkemiz için %4 olduğu açıklanmışsa da bu oran kesin olarak bilinmemektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde New Jersey’de yapılan bir çalışmada anne istemli sezaryen oranının %2.5 olduğu belirtilmiştir.

Sezaryenin tıbbi olarak gerekli olduğu durumların önemli bir bölümünü iri bebek beklentisi, bebeğin doğum yolunda uzun süre kalması, kalp atışlarının düzensizleşmesi, anneye bağlayan beslenme kordonunun dolanması, döl yolundan dışarıya sarkması, çıkışa ters gelmesi vb son anda gelişen acil durumların oluşturması;  sezaryenin hekimler tarafından, doğum sürecini daha iyi kontrol edebilmeye olanak sağladığı için tercih edilmesini açıklayabilir. Öte yandan Türkiye’de malpraktis yasasının tıbbi süreçlerde gözlenen olağan komplikasyonlarla hekim hatalarını yeterince ayırmamış olması, bu nedenle hekimler aleyhine açılan yüksek maliyetli davalardan kaçınmak çabası da bir diğer tercih nedenidir. Gerçek sezaryen endikasyonları dışında dünyada ve Türkiye’de sezaryen oranlarındaki artma nedenleri olarak, çoklu gebeliklerin çoğalması ve anne yaşının yükselmesi gösterilmektedir.

Gelişen cerrahi teknikler ve enfeksiyonun kontrol edilebilirliğinin artması da sezaryeni daha güvenli hale getirmiştir.

Kadınlar açısından doğum ağrısı, doğumhaneden korkma, doğumhane koşullarının uygun olmaması, doğumda psikolojik destek eksikliği, epidural anestezi ile ağrısız doğumun yaygın olarak sunulamaması, önceki doğumun travmatik olması sezaryeni tercih nedeni olabiliyor. Bunlara ek olarak, bebeğin doğum travmasından korunması, normal doğuma bağlı olarak artabilen “vajinal kasların gevşemesi” ve “idrar kaçırma” risklerinden korunma arzusu da önemli nedenler arasında sayılıyor. Anne, yeterli bilgilendirme yapılmasına rağmen, kendi özgür isteği ile sezaryeni tercih edebilmektedir.

Tıbbi nedenler içinde sayılmasa bile bu nedenlerin her biri eğer kadın açısından bilgilenmeye rağmen aşılamayan bir çekince içeriyorsa, görüşlerini ve kaygılarını dikkate almamak, korkularına rağmen bir yönteme zorlamak; gebeliğin ve doğumun tüm risklerini üstlenen kadını yok saymaktır. 

  1. YY.’da paternalistik tıp anlayışı, yerini özerkliğe saygı anlayışına bırakmıştır

4 Nisan 1997’de Oviedo'da imzalanmış İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi, taraf devletlere, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruma, biyoloji ve tıbbın uygulamalarında, ayrım yapmadan herkese, kişi bütünlüğüne, diğer hak ve temel hürriyetlerine saygı gösterme görevi vermiştir. Sözleşme, "İnsanın menfaatleri ve refahı, bilim veya toplumun saf menfaatlerinin üstünde tutulacaktır" ifadesi ile bireyi ön plana çıkarmaktadır. Sözleşmenin 5. Maddesi özerkliğe saygı ilkesinin gereği olarak aydınlatılmış onamı ele almakta ve "Sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş olarak muvafakat vermesinden sonra yapılabileceğini, bu kişiye, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında önceden uygun bilgilerin verilmesi gerektiğini” belirtmektedir.

Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi 7. Maddesi, kendi özgür oluru ile bir kişiye tıbbi deneye katılım izni vermekteyken, kişinin böbrek bağışlaması veya tıbbi nedenler dışındaki estetik müdahalelerle özerkliğe saygı ilkesi yararlılık ilkesinin önüne geçmişken; bir anne adayının kendi özgür iradesi ve tıbbi aydınlatma sonucu sezaryeni tercih etmesini “hukuka aykırı” olarak nitelemek ve hele hele bir zarar oluşmamasına rağmen sezaryeni gerçekleştiren hekime sorumluluk yüklemek; imza attığımız sözleşmelere, insan haklarına ve hastanın özerkliği ilkesine aykırıdır.

Bir tıbbi endikasyonun kanunla düzenlenmesi ise, hekim bağımsızlığına ve tıbbi özerkliğe açıkça darbe vurmaktır. Hekimler mesleklerini icra ederlerken tıbbi bilgiler ışığında, özerkliğe saygı, zarar vermeme ve yararlılık ilkeleri ışığında tedavi, rehabilitasyon ve hasta esenliğine ulaşmayı hedeflerler. Bunu yaparken, hastanın aydınlatılması, olası tedavi seçeneklerinin sunulması ve onayının alınması esastır.

Hazırlanan Kanunun anne istemli sezaryeni ve hekimin takdir hakkına dayalı sezaryeni kabul etmediği, bu durumda sezaryeni gerçekleştiren hekime sorumluluk yüklediği anlaşılmaktadır. Bu sorumluluğun ne olacağı yönünde açıklık bulunmamaktadır.

Kurumsal sorumluluk ve ödeme, mesleki dokunulmazlık söz konusu değilken, hekimin malpraktis yükünün hafifletilmesi mümkün değildir. Ayrıca insani normal doğum koşullarını, bebek izlemini ve eğitimli ebelik sistemini yaygınlaştırıp her hastanede mümkün kılmadan, sezaryeni kadının özerkliğini hiçe sayacak biçimde engellemek hasta ile hekimin karşı karşıya gelmesini kaçınılmaz kılacak, hekime yönelik şiddeti arttırmaktan başka işe yaramayacaktır. Hekimi normal doğum risklerini almamaya iten, sezaryen oranlarını yükselten önemli faktörlerden birinin de, hekimlerin değersizleştirilmeleri ve artan şiddetin hedefi haline getirilmeleri olduğu unutulmamalıdır.

Her kadının istediği kadar çocuk sahibi olma, sağlıklı bir gebelik geçirme, doğum yöntemi hakkında bilgilenme, ulaşılabilir, güvenli koşullarda doğum yapma ve sağlık hizmetine kolayca ulaşma hakkı olmalıdır. Amaç, herhangi bir doğum yönteminin oranının kanunla arttırılması ya da azaltılması değil, güvenli, insan onuruna yaraşan koşullarda doğumun sağlanması olmalıdır.

Sezaryen ise kadının ve hekimin birlikte karar vereceği salt bir doğum yöntemi olarak değerlendirilmeli, nüfus politikalarının aracı olmamalıdır.

 

Ankara Tabip Odası

Kadın Komisyonu