ANKARA TABİP ODASI

ORTAK BASIN AÇIKLAMASI

19 Haziran 2013 

Nükleer Savaş Tehlikesine Karşı İnsanlık Çağrısı

Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği’nin (NÜSED) Türkiye üyesi olduğu, 1985 Yılı Nobel Barış Ödülü sahibi, 62 ülkede üyeliği ve onbinlerce hekim ve diğer sağlık meslek mensubu üyesi bulunan Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Uluslararası Hekimler Birliği’nin (IPPNW – www.ippnw.org) Eş-Başkanı  Dr. Ira Helfand, Nükleer Silahların Tamamen Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Kampanya (ICAN-Türkiye - www.icanw.org) kuruluşunun davetlisi olarak bugün Ankara’da aramızda bulunmaktadır. Dr. Helfand, aynı zamanda IPPNW’nun ABD üyeliği olan “Toplumsal Sorumluluk İçin Hekimler”in (www.psr.org) kurucusu ve eski başkanıdır.

Dr. Ira Helfand, bugün öğle saatlerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Büyük Grup Toplantı Salonunda, sayın milletvekilleri ve sivil toplum temsilcilerinin katıldığı toplantıda, ‘Sınırlı ve Genel Bir Nükleer Savaşın İnsanlık ve Gezegen Açısından Yıkıcı Sonuçları’ başlıklı bir sunum yapmış, nükleer silahların günümüzde oluşturdukları tehlikeyi tartışarak, bugün yaşanacak sınırlı bir nükleer savaşın bile dünya çapında sağlık, iklim ve doğa açısından yol açacağı sonuçlar hakkında araştırmalara dayanan bilimsel veriler sunmuştur.

Dr. Helfand benzeri bir toplantıyı önceki gün İsrail Parlamentosu’nda başarıyla gerçekleştirmiş ve ilgililere nükleer silahların insanlığı ağır biçimde nasıl tehdit ettiğini ve kesinlikle tamamen ortadan kaldırılmaları gerektiğini anlatmıştır.

Nükleer Savaş Tehlikesine Karşı İnsanlık Çağrısı

İnsanlık, 68 yıl önce 6 Ağustos’ta Hiroşima'ya, 9 Ağustos’ta da Nagazaki’ye atılan atom bombaları ile, tarihinin en büyük kitle kırım ve çevre yıkım silahı ile karşılaştı. Böylece, gezegenimizi kana bulayan İkinci Dünya Savaşı, 1945 yılında ilk nükleer kitle kıyım silahlarının kullanımıyla sona erdi. Hiroşima’da 120 bin, Nagazaki’de 75 bin kişi öldü, bir o kadarı da sonraki günler, yıllar içinde sakatlıklar, kanserler, diğer sistem hastalıkları ve doğuştan olma bozukluklarla acılar içinde yaşamlarını yitirdi. Öyle ki, Japonya'da hâlâ 6 Ağustoslarda, bu kırımla ilgili olarak o yıl ölen kurbanların listesi açıklanarak anılmaktadır.

İnsanlığın tanık olduğu ilk nükleer saldırının etkisiyle yalnız insanlar değil, kentler de biyolojik ve fiziksel çevreleriyle tam bir yıkıma uğradılar; çevrede kalan ve yıllar boyu giderilemeyen radyoaktivite yaşamı tehdit etmeyi sürdürdü. Kısacası, emperyalizm, sömürü düzenini sürdürmede ne kadar güçlü ve kararlı olduğunu insanlığa acımasızca göstermiş oldu.

Hiroşima ve Nagazaki, dünyaya artık tek bir kutuptan egemen olan kapitalist-emperyalist sistemin, bunalımlarını şiddet yoluyla çözmesinin ne ilk, ne de son örneğidir. Bunalımı derinleştikçe, sistem bilincini yitirmeye ve başka yollarla elde edemediklerini sınır tanımayan şiddet ve savaş yoluyla sağlamaya çalışmaktadır. Bu gibi dönemlerde kapitalizm, görece demokrasiyle birlikte insan hak ve özgürlüklerini askıya alarak, açık zorbalık ve her düzeyde savaş aşamasına geçmektedir. Dünyanın güncel durumu da, böylesi özellikleri nedeniyle, “yüzyılın en büyük tasfiyesi, değişimi” olarak nitelendirilmektedir.

Kapitalizm ve egemen sermaye, bunalımından çıkmaya çabalamakta, çıkmak için yaptıkları ise gezegenin ekolojik-biyolojik varlığını tehdit etmekte, yıkıma sürüklemektedir. Bugün dünyada yaklaşık 24 bin nükleer silah bulunmaktadır. Bu silahların tahrip gücü 1945 yılında Hiroşima’ya atılan bombanın 400 bin katıdır. Bir başka deyişle, bu silahlar gezegenimizi ve insanlığı tümüyle yok edecek güçtedir. Geride bıraktığımız 2011 yılında, askersel harcamalar 1,63 trilyon ABD dolarını bulmuştur. Buna karşılık, günde 24 bin 5 yaş altı çocuk, önlenebilir nedenlerden ölmektedir. Kısacası, silahların bedeli çocukların yaşamıyla ödenmektedir. Oysa dünya silahlanma harcamalarının yalnızca beşte biri kadarıyla, “Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedefleri” arasında bulunan, milyonlarca insanın açlıktan, yoksulluktan kurtarılması, temel sağlık hizmetleriyle anne ve çocuk ölümlerinin önlenmesi olanaklı olabilirdi.

Yerel savaşlar; dinci, ırkçı, milliyetçi ideolojiler; baskıcı devlet biçimleri; emperyalist savaş politikaları büyük kapitalist devletlerin ortak politikaları durumuna gelmiştir. Gerek ülkeler, gerekse toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizlikleri derinleştiren sömürüye dayalı sistem, her tür çelişkiyi kullanarak, teknolojik araçlar ve medya gücüyle, baskıcı rejimlerle ayakta tutulmak istenmektedir. Ortadoğu, Kafkasya ve Afrika’da şiddet kol gezmekte, yüz binlerce insan çevreleriyle birlikte kırdırılmaktadır. Bu açıdan, kapitalizmin yalnızca insan emeğini değil, canlı yaşamını tehdit eden bir toplumsal örgütlenme biçimine dönüştüğü değerlendirmeleri yapılmaktadır.

Emperyalist rekabetin kızışması nedeniyle, Ortadoğu’daki devletlerin ve sınırların bir önemi kalmamıştır. Ortadoğu’da kaynakların yeniden paylaşımı için her yol geçerli sayılmakta, uluslararası hukuk ve kurallar, toplumsal değerler ve etik ilkeler çiğnenmektedir. Bu nedenle, tüm aykırı seslerin susturulması gerekmektedir. Bu bağlamda, hedeflenen ülkelerde baskıcı-faşist devlet, onların uzantıları olarak taban hareketleri ve örgütleri palazlandırılmaktadır. Bu arada Ortadoğu gizli ve açık ellerce silahlandırılmaktadır. Oysa bölgenin gereksinimi silahlanma değil, silahsızlanmadır.

Bugün, ne yazık ki Suriye merkezli, İran, Lübnan, Türkiye, Irak ve İsrail’i, Kürt bölgelerini kapsayan, Körfez ülkelerine, Suudi Krallığı'na uzanan bir alanda yeni bir savaş koşulları hızla güçlenmektedir. Bu olasılık, bölge halkları ve ülkeleri için kan , gözyaşı ve yıkım anlamına gelmektedir. Emperyalist çıkarlar için yer yerinden oynayacak, sayısı bilinmeyecek kadar insan ölecek, insanlığın bölgedeki tüm birikimi yakılıp yıkılacaktır. Yakın zamanlarda yaşanmış olan Mısır, Irak ve Libya örnekleri ortadadır. Mısır'da “devrim söylemleri”yle ve halk hareketi olarak başlayan “Bahar” süreci, giderek dinci gericiliğin egemen olduğu bir yönetimle sonuçlanmış, toplumsal beklentileri olan kitleleri düş kırıklığına uğratmıştır. Bu ülkedeki akıl almaz geriye gidiş, dünyanın ilerici kamuoyunca kaygıyla izlenmektedir. Irak'ta savaş süreci ve sonrasında, bir milyondan fazla kişinin öldürüldüğü, beyin gücünün önemli bir bölümünün acımasızca yok edildiği, insanlığın binlerce yıllık tarihsel-kültürel birikiminin yakılıp yıkıldığı bilinmektedir. Libya'da ise, yaratılan kargaşada, insanlar birbirine kırdırılmış, ülkenin meşru yöneticileri vahşice öldürülerek ülke yönetimine el konmuştur.

Olanlar olacakların göstergesidir.

Neo-Osmanlı düşleri gören Dışişleri Bakanı, doğru tarafta yer almaktan söz ederken, dönüşü olmayan bir yola girildiğinin farkında olmadığını ortaya koyuyor. Hâlâ fırsat varken, yol yakınken bu yoldan geri dönülmelidir. Ülkemizin bu emperyalist savaşta taraf olmasına, yer almasına izin verilmemelidir. Kamuoyu yoklamalarında da açıkça görüldüğü gibi, halkımızın ezici çoğunluğu kesinlikle bir savaşa girilmesine karşıdır ve Hükümetin politikalarını desteklememektedir.

Başta Hatay olmak üzere, Güney illerimizde konuşlanmış, sınır barışımız için ciddi tehdit oluşturan yabancı silahlı güçler ivedilikle sınır dışı edilmeli, Suriye’ye uluslararası hukuka aykırı dolaylı silahlı müdahale sonlandırılmalıdır.

Ortadoğu'da barış için en önemli adım, bölgenin tüm taraf ülkelerini bir araya getirerek silahsızlanma ve birlikte barış ve ekonomik entegrasyonla eşitlikçi kalkınma koşullarının geliştirilmesini sağlamak olacaktır.

Orta Doğu’nun ve ülkemizin kaosa ve büyük bir insanlık kırımına sürüklendiği günlerde, dünyanın barış ve demokrasiden yana güçlerinin, ne nükleer savaş, ne de herhangi bir savaşın kazanan tarafı olmayacağını, tek korunma yolunun nükleer ve kitle kırım silahların tamamen yasaklanması, genel silahsızlanma koşullarının sağlanması, savaşlara ve savaş kışkırtıcılığına son verilmesi olduğunu vurgulayarak seslerini yükselttiklerini tekrar vurgulamak istiyoruz.

Dr. Helfand’ın ziyareti, Türkiye’de halkın emperyalist neoliberal baskı ve sömürü saldırılarına karşı barışçı özgürlük gösterilerinin vahşi devlet şiddeti ile bastırılmak istendiği günlerde gerçekleşmekte ve uluslararası dayanışmayı ifade etmektedir.

Türk Tabipleri Birliği’nin saptamalarına göre, 13 ilde kamu hastanelerine, özel hastane ve tıp merkezlerine ve çatışmaların yaşandığı alanlarda kurulan revirlere toplam 7822 kişi yaralı olarak başvurmuştur.

Yaralanmaların içeriğini biber gazına bağlı yüzeyel yangı ve solunum sıkıntıları, astım krizi, epilepsi atakları, yakından atılan biber gazı kapsülleri, plastik mermiler ve darpa bağlı kas-iskelet sistemi yaralanmaları (yumuşak doku zedelenmeleri, kesiler, yanıklar, basit kırıklardan sekel bırakacak ciddiyete sahip açık/kapalı kırıklar), kafa travmaları, plastik mermilerden kaynaklı görme kayıplarına varan göz sorunları ve  karın içi organ yaralanmaları oluşturmaktadır.

Dört kişi hayatını kaybetmiştir: Mehmet Ayvalıtaş (İstanbul), Abdullah Cömert (Antakya), Mustafa Sarı (Polis memuru, Adana), Ethem Sarısülük (Ankara).

59  Ağır yaralı vardır.

100  Kişi kafa travmasına uğramıştır.

İstanbul’da 4, Ankara’da 1, Eskişehir’de 1 kişi,  olmak üzere 6 ağır yaralının hayati tehlikesi bulunmaktadır.

11 kişi gözünü yitirmiştir.

1 kişinin dalağı alınmıştır.

 Ankara Kızılay’da özel bir dershanede çalışan 47 yaşındaki temizlik işçisi 5 Haziran 2013  Çarşamba gecesi kalp krizi nedeniyle yaşamını yitirmiştir. İşçinin çalıştığı bölgedeki yoğun gaz maruziyeti ile ilgisi olduğu düşünülen olay hakkında  incelemeler sürmektedir. 

İçeride yaralılar ve doktorlar varken, 2 Haziran 2013 gecesi Ankara’da Mülkiyeliler Birliği’nde kurulan acil revire gaz bombası ile müdahale edilmiştir.

Yoğun polis müdahalesi nedeniyle çok sayıda yaralının bulunduğu Taksim Gezi Parkı’ndaki  acil revire 12 Haziran 2013 saat 3 sularında 5 adet gaz bombası atılmıştır.

Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ndeki acil revire polis saldırmış, içeri gaz bombaları atılmış, Merkezin kafeteryasında genç-yaşlı insanlara ve sağlık elemanlarına darp ve şiddet uygulanmış, binada hasar meydana getirmiştir.

Yaralılara insanlık görevlerini yapan hekim ve sağlık elemanları yurdun çeşitli yerlerinde gözetim altına alınmıştır.

31 Mayıs’tan itibaren meydana gelen olaylarda Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyemiz  ve  Ankara Tabip Odası Genel Sekreterimiz  yaralanmıştır.

Türkiye’nin son günlerde yaşadığı kabul edilemez demokrasi ve insanlık dışı şiddet, Dünya Tabipler Birliği Başkanı, Avrupa Parlamentosu ve Birleşmiş Milletler yetkilileri tarafından kınanmış, hükümet sağduyu ve demokratik tutuma davet edilmiştir.

Baştan beri sayısız iç ve dış politik yanlışlarıyla zaten hukuk dışına düşmüş bulunan Hükümet, Taksim’de ve Türkiye'nin dört bir yanında Başbakan’ın emriyle halkımıza yapılan insanlık dışı, barbar ve hukuksuz saldırılarla, meşruiyetini  yitirmiş ve ağır suçlu duruma düşmüştür. Ülkeyi yönetme yeteneğinin kalmadığı anlaşılan Hükümetin artık istifa etmesi gerekmektedir.

Halkımız ve dünya halkları yerel, bölgesel ve küresel düzeyde eşitlik ve özgürlük için, emek tabanlı dayanışma ve örgütlü birleşik güçle sömürüyü, gericiliği, faşizmi ve emperyalizmi yenecektir. 

Türk Tabipleri Birliği

Ankara Tabip Odası

Barış Derneği

Nükleer Karşıtı Platform

Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği (NÜSED)