Dr. Mine Coşkun'un Genel Kurul Konuşması: "İKİ YILIN ARDINDAN…"


İçinden geçtiğimiz çağ, kocaman bir yangın yeri... Dünyanın farklı coğrafyalarında süregelen savaşlar, işgaller, çatışmalar, afetler, göçler, iklim krizi ve kuraklıklar, açlık ve kıtlıklar gibi bir dizi yıkıcı olgu, milyonlarca insanın ya ölümüne ya zorla yerinden edilmesine ya da modern kölelik koşullarında yaşam sürmesine neden oluyor. Her bir yıkım derin insani krizlere ve sağlık felaketlerine yol açıyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre savaşlar nedeniyle her saat yaklaşık 35 insan ölüyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün verilerine göre dünya genelinde ortalama 673 milyon kişi şiddetli açlık çekiyor.
Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun verilerine göre sefalet koşullarındaki her 4 çocuktan 1’i büyüme geriliği yaşıyor.
Uluslararası kurumların raporlarına göre dünya genelinde göçmen sayısının 350 milyon kişi olduğu tahmin ediliyor.

Ülkemiz de bir yangın yeri… Küresel kriz konjonktürünün, jeopolitik gerilimlerin, diplomatik çekişmelerin ve güç mücadelelerinin en fazla etkilediği ülkelerden birisi, Türkiye. Küresel kriz ortamı yalnızca sınırlarımızın ötesinde kalmıyor, sosyal ve siyasal etkileriyle bizi de içerisine çekiyor; ülkemizin sosyoekonomik ve siyasi kırılganlığı ile birleştiğinde bizi ‘çoklu kriz’ olarak tarif edebileceğimiz bir momente sürüklüyor.

Bir tarafta halkın alım gücünü düşüren, gelir ve servet eşitsizliğini artıran, çocukların okula aç gitmesine neden olan ekonomik kriz tüm toplumu kuşatıyor.

TÜİK verilerine göre Türkiye’de ailelerin en az yüzde 51,8’i yoksul.
OECD’nin verilerine göre Türkiye, çocuk yoksulluğunda yüzde 22,4 oranla OECD ülkeleri arasında en yüksek oranlardan birine sahip.
Dünya Eşitsizlik Veritabanı’na göre en üst yüzde 10’luk grup ile en alt yüzde 50’lik grup arasındaki gelir farkı, 2014 yılından 2024 yılına üç kat arttı.
Sendikaların raporlarına göre Türkiye’de yoksulluk sınırı son 10 yılda 12 kat arttı.

Diğer tarafta ise toplumu bir arada tutan “kamu” düşüncesinin parçalandığı, anayasal ve demokratik hakların askıya alındığı, yargının siyasallaştığı bir atmosferde otoriterleşme eğilimleri kurumsallaşıyor.

Mevcut ekonomik ve sosyal eşitsizliğe paralel, halkın doğru haber alma hakkı için çalışan gazetecilerin; toprağına ve suyuna sahip çıkan köylülerin; işçilerin hakkını savunan sendikacıların; hakikatten yana tavır alan bilim insanlarının tutuklandığı veya soruşturmalara maruz kaldığı; halkın oylarıyla seçilmiş yöneticilerin hukuksuz şekilde görevden alındığı; hastanelerde terör estiren saldırganların ceza almadığı; kadın cinayetleri faillerinin ve suç makinalarının serbestçe sokaklarda gezdiği bir tablo söz konusu. Bir epidemiyolog gibi yaklaştığımızda çok boyutlu bu tablonun arkasındaki sosyal, siyasal ve hukuksal belirleyicilerin hepsinin birbirine bağlı olduğunu görebiliyoruz.

Tam da bu nedenle, hukukun üstünlüğü ilkesine aykırılık taşıyan anti-demokratik uygulamalar, yalnızca siyasal alanla sınırlı kalmıyor. “Siyasetten uzak durmak gerekir” veya “siyaset üstü olmak lazım” mantığıyla olaylara ve olgulara yaklaşılsa bile, toplumsal alanda çığ gibi büyüyen sorunlar, bir sağlık kurumunda ya da bir kamusal alanda önce hekimleri buluyor.

Çünkü hekimlik; yalnızca klinik bilgi ve becerilerle icra edilmeyen, aynı zamanda etik duruş, toplumsal sorumluluk bilinci ve insan haklarına bağlılık gerektiren bir meslektir. Görev yerimiz yalnızca hastane duvarları değil, toplumun her alanıdır.

Hekimlik alanı ise ayrı bir yangın yeri… Sağlık hizmetlerinin ticarileştirilmesi, çalışma koşullarının zorlaşması, hekimliğin itibarının aşındırılması ve mesleki bağımsızlığın zedelenmesi gibi sorunlar, hekimlerin görevlerini layıkıyla yerine getirmesini zorlaştırıyor.

Sağlık Bakanlığı’nın istatistik raporlarına göre tüm basamaklarda hekime müracaat sayısı 1 milyarı geçti. Hekime başvuru sayılarındaki olağanüstü artış sistemi kilitledi ve muayene sürelerini 5 dakika ve altına çekti.

Olağandışı hizmet sunumu şiddeti besliyor. Ankara Tabip Odası olarak yaptığımız araştırmalar neticesinde Beyaz Kod sistemi kurulduğundan bu yana 144 bini aşan bildirim yapıldığını tespit ettik. Her yıl en az 10 bin 117 sağlıkta şiddet vakası yaşanıyor.

Halk sağlığının yapıtaşı birinci basamak koruyucu sağlık hizmetleri iken, Bakanlığın 2026 bütçesinin yalnızca yüzde 27,54’ü koruyucu sağlık hizmetleri için ayrıldı.

“Eziyet” yönetmeliği gibi keyfi düzenlemeler aile hekimlerinin mesleki özerkliğini, iş ve gelir güvencelerini hedef aldı.
Asistan hekimler temel haklarına aykırı bir şekilde “işgücü yığını” olarak görüldü, nitelikli eğitime erişmeleri her geçen gün zorlaştı.
Her 4 hekimden 3’ü emekli olduktan sonra geçinebilmek için çalışmaya devam etti.
“Devletin kasasından bir kuruş çıkmayacak” denilen ancak yalnızca 2025’te 111,1 milyar TL aktarılan 18 şehir hastanesi için bu yılın ilk üç ayında 35,2 milyar TL ödedik.

İlk göreve geldiğimiz andan itibaren mesleki hakların korunması ve mesleki sorunların çözülmesi ile toplumsal sorumluluklar arasında güçlü bir denge kurulması gerektiğine inandık ve buna göre çalışmalarımızı yürüttük. Sağlık emek meslek örgütleriyle birlikte iş bırakma eylemi yaparken de, 19 Mart sürecinde demokrasiye ve ülkenin geleceğine sahip çıkan tıp öğrencilerinin eylemlerine destek verirken de bu dengenin önemine inandık.

Unutmamalıyız ki, adalet ve demokrasi olmadan sağlıklı bir toplumdan söz etmek mümkün değildir. Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu, insan haklarının korunduğu ve demokratik değerlerin benimsendiği bir ortam, yalnızca siyasi bir ideal değil; aynı zamanda bir halk sağlığı gerekliliğidir. Çünkü adaletin olmadığı yerde sağlık da olmaz.


Makaleye Dön
15-04-2026, 14:29