<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru" xmlns:yandex="http://news.yandex.ru">
<channel>
<title>2026 Basın Açıklamaları - Ankara Tabip Odası</title>
<link>https://ato.org.tr/</link>
<language>tr</language>
<description>2026 Basın Açıklamaları - Ankara Tabip Odası</description><item turbo="true">
<title>Bilimsel Değerlendirme Yerine Cezalandırıcı Yaklaşımlar Mesleki Bağımsızlığı ve Sağlık Hakkını Tehdit Etmektedir!</title>
<guid isPermaLink="true">https://ato.org.tr/basin-aciklamalari/2026-basin-aciklamalari/3222-bilimsel-degerlendirme-yerine-cezalandirici-yaklasimlar-mesleki-bagimsizligi-ve-saglik-hakkini-tehdit-etmektedir.html</guid>
<link>https://ato.org.tr/basin-aciklamalari/2026-basin-aciklamalari/3222-bilimsel-degerlendirme-yerine-cezalandirici-yaklasimlar-mesleki-bagimsizligi-ve-saglik-hakkini-tehdit-etmektedir.html</link>
<category><![CDATA[2026 Basın Açıklamaları]]></category>
<dc:creator>kansu</dc:creator>
<pubDate>Thu, 23 Jul 2026 13:41:27 +0300</pubDate>
<description><![CDATA[Şanlıurfa’da özel bir sağlık kuruluşunda sezaryenle doğum yaptıktan sonra durumu ağırlaşan ve sevk edildiği Harran Üniversitesi Hastanesi’nde yaşamını yitiren yurttaşımızın ailesine ve yakınlarına derin başsağlığı dileriz.<br><br>Olayın ardından tutuklanan meslektaşımız hakkında tahliye kararı verilmiş olması olumlu bir gelişmedir. Ancak bilimsel ve hukuki değerlendirme süreçleri tamamlanmadan gerçekleşen tutuklama, kimliğinin kamuoyuyla paylaşılması ve mesleki uygulamaların henüz objektif bir incelemeden geçmeden cezai sürece konu edilmesi hekim camiasında derin bir üzüntüye ve kaygıya yol açmıştır.<br><br>Ne yazık ki, bu üzücü süreç basit bir adli vakadan ibaret değildir. Uzun yıllardır sağlık sisteminde biriken sorunların, bilimsel özerklikteki erozyonun ve hekimlerin mesleki bağımsızlığı üzerindeki baskıların son yansımasıdır.<br><br>Hekimlik mesleğinin temel sorumluluğu, her hastaya özgü klinik koşulları güncel bilimsel veriler doğrultusunda değerlendirerek hastanın yaşamını, sağlığını ve haklarını korumaktır. <br><br>Özellikle kadın hastalıkları ve doğum pratiğinde doğum şekli kararı annenin klinik durumu, fetüsün sağlığı, obstetrik öykü, gebeliğin seyri, önceki cerrahi müdahaleler, gelişebilecek öngörülemeyen riskler ve hastanın aydınlatılmış onamı birlikte değerlendirilerek verilir. <br><br>Her gebelik kendine özgüdür. Bu nedenle doğum şekli, istatistiksel hedeflere ya da idari performans kriterlerine indirgenemez!<br><br>Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Uluslararası Jinekoloji ve Obstetrik Federasyonu (FIGO), ACOG ve RCOG gibi saygın uluslararası kuruluşların rehberleri açıkça belirtmektedir: “Sağlık sistemlerinin temel hedefi belirli bir sezaryen oranına ulaşmak değil, gereksiz sezaryenleri azaltırken tıbben gerekli durumlarda sezaryene zamanında erişimi güvence altına almaktır.”<br><br>Toplam sezaryen oranına göre yapılan idari yaptırımlar veya soruşturmalar uygulanması bilimsel tıp anlayışıyla bağdaşmamaktadır.<br><br>Bir hekimin sezaryen oranının yüksek olması tek başına tıbbi hata, ihmal veya hukuka aykırılık anlamına gelmez. Bu anlayış bilimsel nesnellikten uzaklaşmanın göstergesidir.<br><br>Tıp hukukunun en temel ilkesi, komplikasyon ile ihmalin bilimsel yöntemlerle ayrıştırılmasıdır. Bu ayrım ise ancak alanında uzman bağımsız bilirkişilerin, tıbbi kayıtların ve bilimsel klinik rehberlerin titizlikle incelenmesiyle yapılabilir.<br><br>Öte yandan Anayasamızın 17. ve 56. maddeleri, Hasta Hakları Yönetmeliği, Türk Ceza Kanunu’nun 26. maddesi ile İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi uyarınca tıbbi müdahaleler ancak hastanın bilgilendirilmiş rızasıyla gerçekleştirilebilir. Doğum şeklinin belirlenmesinde hastanın aydınlatılmış onamı göz ardı edilemez.<br><br>3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen Ek Madde 18 (7406 sayılı Kanun) gereğince, tıbbi işlemlere ilişkin ceza soruşturmaları Mesleki Sorumluluk Kurulu’nun iznine tabidir. Bu düzenleme ile tıbbi uygulamaların öncelikle bilimsel değerlendirme süzgecinden geçirilmesini ve sağlık çalışanlarının hukuki güvencelerinin korunmasını amaçlamaktadır.<br><br>Bilimsel değerlendirmeler tamamlanmadan uygulanan baskıcı ve cezalandırıcı yaklaşımlar sağlık sistemimizde telafisi güç sorunlara neden olmaktadır. İstatistiksel baskılar altında çalışan hekimlerin klinik kararlarını özgürce verememesi, tıbbi bağımsızlığı zedeleyebilir ve defansif tıp uygulamalarını artırabilir. Bunun sonucu anne ve yenidoğan güvenliği olumsuz etkilenebilir.<br><br>Dünya Tabipler Birliği ve Dünya Sağlık Örgütü’nün de vurguladığı üzere, hekimin mesleki bağımsızlığı nitelikli ve etik bir sağlık hizmetinin vazgeçilmez şartıdır. Kamuoyu baskısının, subjektif önyargıların ve cezalandırıcı anlayışın öne çıktığı bir ortamda ne hekimler güvenle mesleklerini icra edebilir ne de toplum nitelikli sağlık hizmetine ulaşabilir.<br><br>Ankara Tabip Odası olarak;<br>• Tıbbi uygulamalara ilişkin iddiaların yalnızca bilimsel ölçütler, bağımsız uzman görüşleri ve hukuk devleti ilkeleri doğrultusunda değerlendirilmesi gerektiğini,<br>• Hekimlerin hukuki güvencelerinin eksiksiz korunmasını,<br>• Sağlık politikalarının idari yaptırımlar ve cezalandırıcı yaklaşımlar yerine, hasta güvenliğini ve bilimsel özerkliği merkeze alan bir anlayışla şekillendirilmesi gerektiğini kamuoyuna saygıyla duyururuz.<br><br>Sürecin sonuna kadar takipçisi olacağız.<br><br>Hiçbir meslektaşımızı yalnız bırakmayacağız.<br><br>Hekimlerin haklarını da halkın sağlık hakkını da savunmaya devam edeceğiz.<br><br>Burada bizlerle birlikte olan başta Uluslararası Jinekoloji ve Obstetrik Derneği olmak üzere, tüm kadın hastalıkları ve doğum uzmanı arkadaşlarımıza bu metnin hazırlanmasında verdikleri değerli katkıları ve destekleri için teşekkür ediyoruz.<br><br><b>Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu</b>]]></description>
<turbo:content><![CDATA[ Şanlıurfa’da özel bir sağlık kuruluşunda sezaryenle doğum yaptıktan sonra durumu ağırlaşan ve sevk edildiği Harran Üniversitesi Hastanesi’nde yaşamını yitiren yurttaşımızın ailesine ve yakınlarına derin başsağlığı dileriz.<br><br>Olayın ardından tutuklanan meslektaşımız hakkında tahliye kararı verilmiş olması olumlu bir gelişmedir. Ancak bilimsel ve hukuki değerlendirme süreçleri tamamlanmadan gerçekleşen tutuklama, kimliğinin kamuoyuyla paylaşılması ve mesleki uygulamaların henüz objektif bir incelemeden geçmeden cezai sürece konu edilmesi hekim camiasında derin bir üzüntüye ve kaygıya yol açmıştır.<br><br>Ne yazık ki, bu üzücü süreç basit bir adli vakadan ibaret değildir. Uzun yıllardır sağlık sisteminde biriken sorunların, bilimsel özerklikteki erozyonun ve hekimlerin mesleki bağımsızlığı üzerindeki baskıların son yansımasıdır.<br><br>Hekimlik mesleğinin temel sorumluluğu, her hastaya özgü klinik koşulları güncel bilimsel veriler doğrultusunda değerlendirerek hastanın yaşamını, sağlığını ve haklarını korumaktır. <br><br>Özellikle kadın hastalıkları ve doğum pratiğinde doğum şekli kararı annenin klinik durumu, fetüsün sağlığı, obstetrik öykü, gebeliğin seyri, önceki cerrahi müdahaleler, gelişebilecek öngörülemeyen riskler ve hastanın aydınlatılmış onamı birlikte değerlendirilerek verilir. <br><br>Her gebelik kendine özgüdür. Bu nedenle doğum şekli, istatistiksel hedeflere ya da idari performans kriterlerine indirgenemez!<br><br>Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Uluslararası Jinekoloji ve Obstetrik Federasyonu (FIGO), ACOG ve RCOG gibi saygın uluslararası kuruluşların rehberleri açıkça belirtmektedir: “Sağlık sistemlerinin temel hedefi belirli bir sezaryen oranına ulaşmak değil, gereksiz sezaryenleri azaltırken tıbben gerekli durumlarda sezaryene zamanında erişimi güvence altına almaktır.”<br><br>Toplam sezaryen oranına göre yapılan idari yaptırımlar veya soruşturmalar uygulanması bilimsel tıp anlayışıyla bağdaşmamaktadır.<br><br>Bir hekimin sezaryen oranının yüksek olması tek başına tıbbi hata, ihmal veya hukuka aykırılık anlamına gelmez. Bu anlayış bilimsel nesnellikten uzaklaşmanın göstergesidir.<br><br>Tıp hukukunun en temel ilkesi, komplikasyon ile ihmalin bilimsel yöntemlerle ayrıştırılmasıdır. Bu ayrım ise ancak alanında uzman bağımsız bilirkişilerin, tıbbi kayıtların ve bilimsel klinik rehberlerin titizlikle incelenmesiyle yapılabilir.<br><br>Öte yandan Anayasamızın 17. ve 56. maddeleri, Hasta Hakları Yönetmeliği, Türk Ceza Kanunu’nun 26. maddesi ile İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi uyarınca tıbbi müdahaleler ancak hastanın bilgilendirilmiş rızasıyla gerçekleştirilebilir. Doğum şeklinin belirlenmesinde hastanın aydınlatılmış onamı göz ardı edilemez.<br><br>3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen Ek Madde 18 (7406 sayılı Kanun) gereğince, tıbbi işlemlere ilişkin ceza soruşturmaları Mesleki Sorumluluk Kurulu’nun iznine tabidir. Bu düzenleme ile tıbbi uygulamaların öncelikle bilimsel değerlendirme süzgecinden geçirilmesini ve sağlık çalışanlarının hukuki güvencelerinin korunmasını amaçlamaktadır.<br><br>Bilimsel değerlendirmeler tamamlanmadan uygulanan baskıcı ve cezalandırıcı yaklaşımlar sağlık sistemimizde telafisi güç sorunlara neden olmaktadır. İstatistiksel baskılar altında çalışan hekimlerin klinik kararlarını özgürce verememesi, tıbbi bağımsızlığı zedeleyebilir ve defansif tıp uygulamalarını artırabilir. Bunun sonucu anne ve yenidoğan güvenliği olumsuz etkilenebilir.<br><br>Dünya Tabipler Birliği ve Dünya Sağlık Örgütü’nün de vurguladığı üzere, hekimin mesleki bağımsızlığı nitelikli ve etik bir sağlık hizmetinin vazgeçilmez şartıdır. Kamuoyu baskısının, subjektif önyargıların ve cezalandırıcı anlayışın öne çıktığı bir ortamda ne hekimler güvenle mesleklerini icra edebilir ne de toplum nitelikli sağlık hizmetine ulaşabilir.<br><br>Ankara Tabip Odası olarak;<br>• Tıbbi uygulamalara ilişkin iddiaların yalnızca bilimsel ölçütler, bağımsız uzman görüşleri ve hukuk devleti ilkeleri doğrultusunda değerlendirilmesi gerektiğini,<br>• Hekimlerin hukuki güvencelerinin eksiksiz korunmasını,<br>• Sağlık politikalarının idari yaptırımlar ve cezalandırıcı yaklaşımlar yerine, hasta güvenliğini ve bilimsel özerkliği merkeze alan bir anlayışla şekillendirilmesi gerektiğini kamuoyuna saygıyla duyururuz.<br><br>Sürecin sonuna kadar takipçisi olacağız.<br><br>Hiçbir meslektaşımızı yalnız bırakmayacağız.<br><br>Hekimlerin haklarını da halkın sağlık hakkını da savunmaya devam edeceğiz.<br><br>Burada bizlerle birlikte olan başta Uluslararası Jinekoloji ve Obstetrik Derneği olmak üzere, tüm kadın hastalıkları ve doğum uzmanı arkadaşlarımıza bu metnin hazırlanmasında verdikleri değerli katkıları ve destekleri için teşekkür ediyoruz.<br><br><b>Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu</b> ]]></turbo:content>
<content:encoded><![CDATA[ Şanlıurfa’da özel bir sağlık kuruluşunda sezaryenle doğum yaptıktan sonra durumu ağırlaşan ve sevk edildiği Harran Üniversitesi Hastanesi’nde yaşamını yitiren yurttaşımızın ailesine ve yakınlarına derin başsağlığı dileriz.<br><br>Olayın ardından tutuklanan meslektaşımız hakkında tahliye kararı verilmiş olması olumlu bir gelişmedir. Ancak bilimsel ve hukuki değerlendirme süreçleri tamamlanmadan gerçekleşen tutuklama, kimliğinin kamuoyuyla paylaşılması ve mesleki uygulamaların henüz objektif bir incelemeden geçmeden cezai sürece konu edilmesi hekim camiasında derin bir üzüntüye ve kaygıya yol açmıştır.<br><br>Ne yazık ki, bu üzücü süreç basit bir adli vakadan ibaret değildir. Uzun yıllardır sağlık sisteminde biriken sorunların, bilimsel özerklikteki erozyonun ve hekimlerin mesleki bağımsızlığı üzerindeki baskıların son yansımasıdır.<br><br>Hekimlik mesleğinin temel sorumluluğu, her hastaya özgü klinik koşulları güncel bilimsel veriler doğrultusunda değerlendirerek hastanın yaşamını, sağlığını ve haklarını korumaktır. <br><br>Özellikle kadın hastalıkları ve doğum pratiğinde doğum şekli kararı annenin klinik durumu, fetüsün sağlığı, obstetrik öykü, gebeliğin seyri, önceki cerrahi müdahaleler, gelişebilecek öngörülemeyen riskler ve hastanın aydınlatılmış onamı birlikte değerlendirilerek verilir. <br><br>Her gebelik kendine özgüdür. Bu nedenle doğum şekli, istatistiksel hedeflere ya da idari performans kriterlerine indirgenemez!<br><br>Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Uluslararası Jinekoloji ve Obstetrik Federasyonu (FIGO), ACOG ve RCOG gibi saygın uluslararası kuruluşların rehberleri açıkça belirtmektedir: “Sağlık sistemlerinin temel hedefi belirli bir sezaryen oranına ulaşmak değil, gereksiz sezaryenleri azaltırken tıbben gerekli durumlarda sezaryene zamanında erişimi güvence altına almaktır.”<br><br>Toplam sezaryen oranına göre yapılan idari yaptırımlar veya soruşturmalar uygulanması bilimsel tıp anlayışıyla bağdaşmamaktadır.<br><br>Bir hekimin sezaryen oranının yüksek olması tek başına tıbbi hata, ihmal veya hukuka aykırılık anlamına gelmez. Bu anlayış bilimsel nesnellikten uzaklaşmanın göstergesidir.<br><br>Tıp hukukunun en temel ilkesi, komplikasyon ile ihmalin bilimsel yöntemlerle ayrıştırılmasıdır. Bu ayrım ise ancak alanında uzman bağımsız bilirkişilerin, tıbbi kayıtların ve bilimsel klinik rehberlerin titizlikle incelenmesiyle yapılabilir.<br><br>Öte yandan Anayasamızın 17. ve 56. maddeleri, Hasta Hakları Yönetmeliği, Türk Ceza Kanunu’nun 26. maddesi ile İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi uyarınca tıbbi müdahaleler ancak hastanın bilgilendirilmiş rızasıyla gerçekleştirilebilir. Doğum şeklinin belirlenmesinde hastanın aydınlatılmış onamı göz ardı edilemez.<br><br>3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen Ek Madde 18 (7406 sayılı Kanun) gereğince, tıbbi işlemlere ilişkin ceza soruşturmaları Mesleki Sorumluluk Kurulu’nun iznine tabidir. Bu düzenleme ile tıbbi uygulamaların öncelikle bilimsel değerlendirme süzgecinden geçirilmesini ve sağlık çalışanlarının hukuki güvencelerinin korunmasını amaçlamaktadır.<br><br>Bilimsel değerlendirmeler tamamlanmadan uygulanan baskıcı ve cezalandırıcı yaklaşımlar sağlık sistemimizde telafisi güç sorunlara neden olmaktadır. İstatistiksel baskılar altında çalışan hekimlerin klinik kararlarını özgürce verememesi, tıbbi bağımsızlığı zedeleyebilir ve defansif tıp uygulamalarını artırabilir. Bunun sonucu anne ve yenidoğan güvenliği olumsuz etkilenebilir.<br><br>Dünya Tabipler Birliği ve Dünya Sağlık Örgütü’nün de vurguladığı üzere, hekimin mesleki bağımsızlığı nitelikli ve etik bir sağlık hizmetinin vazgeçilmez şartıdır. Kamuoyu baskısının, subjektif önyargıların ve cezalandırıcı anlayışın öne çıktığı bir ortamda ne hekimler güvenle mesleklerini icra edebilir ne de toplum nitelikli sağlık hizmetine ulaşabilir.<br><br>Ankara Tabip Odası olarak;<br>• Tıbbi uygulamalara ilişkin iddiaların yalnızca bilimsel ölçütler, bağımsız uzman görüşleri ve hukuk devleti ilkeleri doğrultusunda değerlendirilmesi gerektiğini,<br>• Hekimlerin hukuki güvencelerinin eksiksiz korunmasını,<br>• Sağlık politikalarının idari yaptırımlar ve cezalandırıcı yaklaşımlar yerine, hasta güvenliğini ve bilimsel özerkliği merkeze alan bir anlayışla şekillendirilmesi gerektiğini kamuoyuna saygıyla duyururuz.<br><br>Sürecin sonuna kadar takipçisi olacağız.<br><br>Hiçbir meslektaşımızı yalnız bırakmayacağız.<br><br>Hekimlerin haklarını da halkın sağlık hakkını da savunmaya devam edeceğiz.<br><br>Burada bizlerle birlikte olan başta Uluslararası Jinekoloji ve Obstetrik Derneği olmak üzere, tüm kadın hastalıkları ve doğum uzmanı arkadaşlarımıza bu metnin hazırlanmasında verdikleri değerli katkıları ve destekleri için teşekkür ediyoruz.<br><br><b>Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu</b> ]]></content:encoded>
</item><item turbo="true">
<title>NATO İçin Değil, Halk İçin Sağlık</title>
<guid isPermaLink="true">https://ato.org.tr/basin-aciklamalari/2026-basin-aciklamalari/3197-nato-icin-degil-halk-icin-saglik.html</guid>
<link>https://ato.org.tr/basin-aciklamalari/2026-basin-aciklamalari/3197-nato-icin-degil-halk-icin-saglik.html</link>
<category><![CDATA[2026 Basın Açıklamaları]]></category>
<dc:creator>kansu</dc:creator>
<pubDate>Wed, 24 Jun 2026 12:08:10 +0300</pubDate>
<description><![CDATA[Basına ve Kamuoyuna,<br><br>Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Ankara Tabip Odası (ATO) olarak uzun yıllardır Devlet Hastanelerinde hastalara ayrılan 5 dakikalık muayene sürelerinin; bir hastanın yakınmalarının dinlenmesi, muayenesinin yapılması, daha önceki verilerinin incelenmesi, tetkiklerinin yorumlanması ve tedavisine karar verilebilmesi için asla yeterli bir süre olamayacağının, her bir hastaya yeterli süre ayrılması gerektiğinin mücadelesini vermekteyiz. Üstelik randevusu olmaksızın başvuran hastalara da aradan poliklinik hizmeti verilmesi konusunda meslektaşlarımıza baskı yaratıldığının bilgisi dahilindeyiz.<br><br>Bu mücadelemiz hasta yoğunluğu, kapatılan devlet hastanelerinde verilen sağlık hizmetlerinin Şehir Hastaneleri tarafından karşılanamaması, basamaklandırılamayan sağlık hizmet sunumu gibi her biri ile mücadelemizi sürdürdüğümüz gerekçeler nedeni ile çözümsüz kalmış, hasta hekim ilişkisi dakikalar içinde gerçekleşen kısa diyaloglara, gereksiz yinelenen tetkik istemlerine, tedavi olamayan hastaların tekrar tekrar poliklinik başvuruları yapmalarına sebep olmaktadır.<br><br>Hekimlerin yıllardır vurguladığı “5 dakikada sağlık olmaz” gerçeğine rağmen, “hastalarımıza 20 dakika ayırmak istiyoruz” taleplerimizi duymayanlar, bu ülkenin hekimlerine ve sağlık emekçilerine kulaklarını tıkayanlar, şimdi bir savaş örgütü için bu düzenlemeyi yapıyor. 20 dakikalık muayene süresi sağlıklı bir toplum yolunda, bilimin ve mesleki gerekliliklerin ortaya koyduğu temel bir ihtiyaçtır; siyasi imtiyaz konusu yapılamaz. Dünya Sağlık Örgütü tarafından da belirtildiği üzere, nitelikli sağlık hizmeti; hastanın öyküsünün alınabildiği, muayenenin yapılabildiği, tanı ve tedavi sürecinin birlikte değerlendirilebildiği yeterli bir zamanı gerektirir.<br><br>Dünyada sürdürülebilir barışın önündeki en büyük engellerden biri olan NATO zirvesinin bu düzenlemeye sebep olabilmesi bunun mümkün ve gerekli olduğunun da kanıtıdır. Aksi durumda Sağlık Bakanlığı’nın halkın hastanelere erişimini kısıtlayan bu uygulamayı hastaların ve hekimlerin aleyhine bir uygulama olarak planlamadığından eminiz.<br><br>Her hastaya yeterli süre, yurtta barış dünyada barış!<br><br><b>Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu</b><br>]]></description>
<turbo:content><![CDATA[ Basına ve Kamuoyuna,<br><br>Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Ankara Tabip Odası (ATO) olarak uzun yıllardır Devlet Hastanelerinde hastalara ayrılan 5 dakikalık muayene sürelerinin; bir hastanın yakınmalarının dinlenmesi, muayenesinin yapılması, daha önceki verilerinin incelenmesi, tetkiklerinin yorumlanması ve tedavisine karar verilebilmesi için asla yeterli bir süre olamayacağının, her bir hastaya yeterli süre ayrılması gerektiğinin mücadelesini vermekteyiz. Üstelik randevusu olmaksızın başvuran hastalara da aradan poliklinik hizmeti verilmesi konusunda meslektaşlarımıza baskı yaratıldığının bilgisi dahilindeyiz.<br><br>Bu mücadelemiz hasta yoğunluğu, kapatılan devlet hastanelerinde verilen sağlık hizmetlerinin Şehir Hastaneleri tarafından karşılanamaması, basamaklandırılamayan sağlık hizmet sunumu gibi her biri ile mücadelemizi sürdürdüğümüz gerekçeler nedeni ile çözümsüz kalmış, hasta hekim ilişkisi dakikalar içinde gerçekleşen kısa diyaloglara, gereksiz yinelenen tetkik istemlerine, tedavi olamayan hastaların tekrar tekrar poliklinik başvuruları yapmalarına sebep olmaktadır.<br><br>Hekimlerin yıllardır vurguladığı “5 dakikada sağlık olmaz” gerçeğine rağmen, “hastalarımıza 20 dakika ayırmak istiyoruz” taleplerimizi duymayanlar, bu ülkenin hekimlerine ve sağlık emekçilerine kulaklarını tıkayanlar, şimdi bir savaş örgütü için bu düzenlemeyi yapıyor. 20 dakikalık muayene süresi sağlıklı bir toplum yolunda, bilimin ve mesleki gerekliliklerin ortaya koyduğu temel bir ihtiyaçtır; siyasi imtiyaz konusu yapılamaz. Dünya Sağlık Örgütü tarafından da belirtildiği üzere, nitelikli sağlık hizmeti; hastanın öyküsünün alınabildiği, muayenenin yapılabildiği, tanı ve tedavi sürecinin birlikte değerlendirilebildiği yeterli bir zamanı gerektirir.<br><br>Dünyada sürdürülebilir barışın önündeki en büyük engellerden biri olan NATO zirvesinin bu düzenlemeye sebep olabilmesi bunun mümkün ve gerekli olduğunun da kanıtıdır. Aksi durumda Sağlık Bakanlığı’nın halkın hastanelere erişimini kısıtlayan bu uygulamayı hastaların ve hekimlerin aleyhine bir uygulama olarak planlamadığından eminiz.<br><br>Her hastaya yeterli süre, yurtta barış dünyada barış!<br><br><b>Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu</b><br> ]]></turbo:content>
<content:encoded><![CDATA[ Basına ve Kamuoyuna,<br><br>Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Ankara Tabip Odası (ATO) olarak uzun yıllardır Devlet Hastanelerinde hastalara ayrılan 5 dakikalık muayene sürelerinin; bir hastanın yakınmalarının dinlenmesi, muayenesinin yapılması, daha önceki verilerinin incelenmesi, tetkiklerinin yorumlanması ve tedavisine karar verilebilmesi için asla yeterli bir süre olamayacağının, her bir hastaya yeterli süre ayrılması gerektiğinin mücadelesini vermekteyiz. Üstelik randevusu olmaksızın başvuran hastalara da aradan poliklinik hizmeti verilmesi konusunda meslektaşlarımıza baskı yaratıldığının bilgisi dahilindeyiz.<br><br>Bu mücadelemiz hasta yoğunluğu, kapatılan devlet hastanelerinde verilen sağlık hizmetlerinin Şehir Hastaneleri tarafından karşılanamaması, basamaklandırılamayan sağlık hizmet sunumu gibi her biri ile mücadelemizi sürdürdüğümüz gerekçeler nedeni ile çözümsüz kalmış, hasta hekim ilişkisi dakikalar içinde gerçekleşen kısa diyaloglara, gereksiz yinelenen tetkik istemlerine, tedavi olamayan hastaların tekrar tekrar poliklinik başvuruları yapmalarına sebep olmaktadır.<br><br>Hekimlerin yıllardır vurguladığı “5 dakikada sağlık olmaz” gerçeğine rağmen, “hastalarımıza 20 dakika ayırmak istiyoruz” taleplerimizi duymayanlar, bu ülkenin hekimlerine ve sağlık emekçilerine kulaklarını tıkayanlar, şimdi bir savaş örgütü için bu düzenlemeyi yapıyor. 20 dakikalık muayene süresi sağlıklı bir toplum yolunda, bilimin ve mesleki gerekliliklerin ortaya koyduğu temel bir ihtiyaçtır; siyasi imtiyaz konusu yapılamaz. Dünya Sağlık Örgütü tarafından da belirtildiği üzere, nitelikli sağlık hizmeti; hastanın öyküsünün alınabildiği, muayenenin yapılabildiği, tanı ve tedavi sürecinin birlikte değerlendirilebildiği yeterli bir zamanı gerektirir.<br><br>Dünyada sürdürülebilir barışın önündeki en büyük engellerden biri olan NATO zirvesinin bu düzenlemeye sebep olabilmesi bunun mümkün ve gerekli olduğunun da kanıtıdır. Aksi durumda Sağlık Bakanlığı’nın halkın hastanelere erişimini kısıtlayan bu uygulamayı hastaların ve hekimlerin aleyhine bir uygulama olarak planlamadığından eminiz.<br><br>Her hastaya yeterli süre, yurtta barış dünyada barış!<br><br><b>Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu</b><br> ]]></content:encoded>
</item><item turbo="true">
<title>Sağlıkta Özelleştirme Politikalarına Son! Kamunun Malı Satılık Değildir!</title>
<guid isPermaLink="true">https://ato.org.tr/basin-aciklamalari/2026-basin-aciklamalari/3170-saglikta-ozellestirme-politikalarina-son-kamunun-mali-satilik-degildir.html</guid>
<link>https://ato.org.tr/basin-aciklamalari/2026-basin-aciklamalari/3170-saglikta-ozellestirme-politikalarina-son-kamunun-mali-satilik-degildir.html</link>
<category><![CDATA[2026 Basın Açıklamaları]]></category>
<dc:creator>kansu</dc:creator>
<pubDate>Sat, 16 May 2026 10:33:23 +0300</pubDate>
<description><![CDATA[SAĞLIKTA ÖZELLEŞTİRME POLİTİKALARINA SON VERİLMELİDİR!<br>KAMUNUN MALI SATILIK DEĞİLDİR!<br><br>Türkiye’de sağlık sisteminin geçirdiği yapısal dönüşüm, “Sağlıkta Dönüşüm Programı” (SDP) ile birlikte kamusal bir hak olmaktan çıkıp sermaye odaklı bir piyasa modeline evrilmiştir. Bu süreç; kamu kaynaklarının sistemli bir şekilde özel sektöre aktarılması, devlet hastanelerinin işlevsizleştirilerek tasfiye edilmesi ve sağlık hizmetlerinin ticarileşmesi üzerine kuruludur. Sağlık sisteminde en çok konuştuğumuz “sağlıkta şiddet”, “randevu krizi”, “koruyucu hizmetlerin yetersizliği” ve “bütçedeki devasa şehir hastaneleri kara deliği” gibi yapısal ve kronik sorunlar, bu politik tercihlerin doğrudan bir sonucudur.<br><br>Siyasi iktidarın “kalite” ve “modernizasyon” söylemleriyle sunduğu bu tabloyu, veriler ve somut olgular ışığında kademe kademe incelediğimizde sağlıkta özelleştirme yıkımı daha net anlaşılmaktadır.<br><br><b>1. Özel Hastane Sayısındaki Dramatik Artış ve Holdingleşme</b><br><br>2002 yılında Türkiye’de 774 kamu hastanesi, 50 üniversite hastanesi ve 271 özel hastane bulunurken; 2024 yılı itibarıyla kamu hastanesi sayısı 941’e, üniversite hastanesi 69’a yükselmiş, özel hastane sayısı ise 552’ye ulaşmıştır.<br><br>Son 20 yılda özel sektör kamuya oranla 2 kattan fazla büyüyerek sektörün yaklaşık üçte ikiye yakınını kontrol eder hale gelmiştir.<br><br>Özel sağlık sermayesi, doğrudan kamu destekleriyle beslenmektedir. 2023-2025 döneminde özel sektör için 830 teşvik belgesi düzenlenmiş, proje başına sabit sermaye tutarı ortalama 40-60 milyon TL seviyesine ulaşmıştır.<br><br><b>2. Finansmanda Özel Sektör Ayrıcalığı</b><br><br>Sistemin en büyük kırılma noktalarından biri finansman akışındaki adaletsizliktir. Kamu kaynakları, özel sektörü besleyen bir damar haline getirilmiştir:<br>Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), 2024 yılında devlet ikinci basamak hastanelerine hasta başına 282 TL öderken, özel hastanelere 801 TL ödemiştir.<br><br>2012’den bu yana devlet hastanelerine yapılan ödemeler 4,7 kat artarken, özel hastanelere yapılan ödemelerin 9,4 kat artması, sağlığın nasıl kamu kaynaklarıyla piyasalaştırıldığını kanıtlamaktadır.<br><br><b>3. Şehir Hastaneleri: “Bütçeyi Yutan Kara Delik”</b><br><br>Başlangıçta “Devletin kasasından bir kuruş çıkmayacak” denilerek Kamu Özel İş Birliği (KÖİ) modeliyle pazarlanan ve yapılan şehir hastaneleri bütçenin en ağır yükü haline gelmiştir.<br><br>2025 yılında öngörülen ödenek tutarı aşılarak şehir hastanelerine 111,1 milyar TL ödeme yapılmıştır.<br><br>2026 yılının sadece ilk dört ayında bütçeden 57,5 milyar TL çıkmıştır. Bu, 2026 yılında şehir hastanelerine her gün en az 479 milyon TL kullanım ve hizmet bedeli ödendiği anlamına gelmektedir.<br><br>Başta Ankara olmak üzere, bu projeler, kent hafızasında yer tutan köklü kamu hastanelerini kapatarak veya atıl hale getirerek hem erişilebilir ve nitelikli hizmet sunumunu hem de bütçeyi adeta yutmuştur.<br><br><b>4. Kamu Taşınmazlarının Satışa Çıkarılması </b><br><br>Sağlıkta özelleştirme furyasının en yeni ve en sarsıcı dalgası, 2026 yılının Mart ve Nisan aylarındaki Cumhurbaşkanlığı Kararları ile başlamıştır.<br>Kararlara göre toplam 43 ilde 126 sağlık taşınmazının 2028 yılı sonuna kadar satılması planlanmaktadır.<br><br>Özelleştirilecek alanların 66’sı, şehir hastanelerinin bulunduğu 17 ilde yer almaktadır. Aktif hizmet veren devlet hastanelerinden verem savaş dispanserlerine kadar pek çok tesis bu listededir.<br><br>Sağlık Bakanlığı; özelleştirme kapsamında Ankara’da Çankaya, Yenimahalle ve Kızılcahamam ilçelerinde aralarında hastane, ağız ve diş sağlığı polikliniği, apartman ve arsaların bulunduğu 10 taşınmazı satışa çıkarmıştır. Ankara, özelleştirme kapsamında ikinci sırada yer alan iller arasındadır.<br><br><b>24 Nisan 2026 Tarihinde Resmî Gazete Yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararıyla Özelleştirme Kapsamına Alınan Sağlık Alanları ve Tesislerinden Bazıları</b><br>ANKARA / ÇANKAYA / 8158 ada 18 parsel – 1.702 m² (Arsa, Topraklı Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği)<br>ANKARA / ÇANKAYA / 2941 ada 7 parsel – 3.995 m² (Kargir Apartman)<br>ANKARA / ÇANKAYA / 2941 ada 8 parsel – 200 m² (Dükkan)<br>ANKARA / KIZILCAHAMAM / 160.045 ada 1 parsel – 10.723 m² (Kargir Ahmet Öztekin Hastanesi ve Arsa)<br>ANKARA / YENİMAHALLE / 6017 ada 32 parsel – 433 m² (Betonarme Apartman ve Arsası)<br>ANKARA / YENİMAHALLE / 6017 ada 43 parsel – 439 m² (Arsa)<br>ANKARA / YENİMAHALLE / 6017 ada 43 parsel – 899 m² (Arsa)<br>ANKARA / YENİMAHALLE / 6017 ada 45 parsel – 852 m² (2 Katlı Kargir Apartman ve 3 Katlı 5 Daireli Kargir Apartman)<br><br><b>Sonuç</b><br><br>Sağlıkta Dönüşüm Programı ile başlayan bu süreç, bugün sağlık tesislerinin doğrudan satışa çıkarılmasıyla nihai aşamasına ulaşmıştır. <br>Kamu kaynaklarının holdingleşmiş özel sağlık sermayesine aktarıldığı, hastaların hizmete erişmek için her geçen gün daha fazla “katkı payı” ödediği bu model sürdürülebilirliğini yitirmiştir. <br><br>Şehir hastanelerine günlük 390 milyon TL ödenirken, Sağlık Bakanlığı’nın 2026 yılı bütçesinin yalnızca yüzde 27,54’üne karşılık gelen 406 milyar 255 milyon TL koruyucu sağlık hizmetleri için ayrılmıştır. Bakanlık bütçesinden sağlık emekçilerine ödenecek maaş ve ücretlerle SGK devlet primi gideri ödemeleri çıkartıldıktan sonra, doğrudan koruyucu sağlık hizmetleri programı için kişi başına ayrılan yalnızca 2 bin 476,9 TL’dir.<br><br>Kamusal sağlık sisteminin ve halk sağlığının tasfiyesi anlamına gelen bu özelleştirme hamleleri, toplum sağlığını piyasanın insafına terk etmekte ve sağlığı bir hak olmaktan çıkarıp kâr nesnesine dönüştürmektedir. Azalan kamu payı ve artan borç yükü karşısında, sağlık tesislerinin satışı değil, kamusal sağlık yatırımlarının güçlendirilmesi bir zorunluluktur.<br><br><b>Yararlanılan Kaynaklar:</b><br><br>Sağlık Bakanlığı 2024 Yılı İstatistik Yıllığı (2026)<br>Türk Tabipleri Birliği Sağlık Bakanlığı 2026 Yılı Bütçe Teklifi Değerlendirmesi (2025)<br>DİSK-AR “Özel Hastanelerin SGK’ya Yükü Tırmanıyor” Araştırma Bülteni (2024)<br>OECD “Bir Bakışta Sağlık” Raporu (2025)]]></description>
<turbo:content><![CDATA[ SAĞLIKTA ÖZELLEŞTİRME POLİTİKALARINA SON VERİLMELİDİR!<br>KAMUNUN MALI SATILIK DEĞİLDİR!<br><br>Türkiye’de sağlık sisteminin geçirdiği yapısal dönüşüm, “Sağlıkta Dönüşüm Programı” (SDP) ile birlikte kamusal bir hak olmaktan çıkıp sermaye odaklı bir piyasa modeline evrilmiştir. Bu süreç; kamu kaynaklarının sistemli bir şekilde özel sektöre aktarılması, devlet hastanelerinin işlevsizleştirilerek tasfiye edilmesi ve sağlık hizmetlerinin ticarileşmesi üzerine kuruludur. Sağlık sisteminde en çok konuştuğumuz “sağlıkta şiddet”, “randevu krizi”, “koruyucu hizmetlerin yetersizliği” ve “bütçedeki devasa şehir hastaneleri kara deliği” gibi yapısal ve kronik sorunlar, bu politik tercihlerin doğrudan bir sonucudur.<br><br>Siyasi iktidarın “kalite” ve “modernizasyon” söylemleriyle sunduğu bu tabloyu, veriler ve somut olgular ışığında kademe kademe incelediğimizde sağlıkta özelleştirme yıkımı daha net anlaşılmaktadır.<br><br><b>1. Özel Hastane Sayısındaki Dramatik Artış ve Holdingleşme</b><br><br>2002 yılında Türkiye’de 774 kamu hastanesi, 50 üniversite hastanesi ve 271 özel hastane bulunurken; 2024 yılı itibarıyla kamu hastanesi sayısı 941’e, üniversite hastanesi 69’a yükselmiş, özel hastane sayısı ise 552’ye ulaşmıştır.<br><br>Son 20 yılda özel sektör kamuya oranla 2 kattan fazla büyüyerek sektörün yaklaşık üçte ikiye yakınını kontrol eder hale gelmiştir.<br><br>Özel sağlık sermayesi, doğrudan kamu destekleriyle beslenmektedir. 2023-2025 döneminde özel sektör için 830 teşvik belgesi düzenlenmiş, proje başına sabit sermaye tutarı ortalama 40-60 milyon TL seviyesine ulaşmıştır.<br><br><b>2. Finansmanda Özel Sektör Ayrıcalığı</b><br><br>Sistemin en büyük kırılma noktalarından biri finansman akışındaki adaletsizliktir. Kamu kaynakları, özel sektörü besleyen bir damar haline getirilmiştir:<br>Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), 2024 yılında devlet ikinci basamak hastanelerine hasta başına 282 TL öderken, özel hastanelere 801 TL ödemiştir.<br><br>2012’den bu yana devlet hastanelerine yapılan ödemeler 4,7 kat artarken, özel hastanelere yapılan ödemelerin 9,4 kat artması, sağlığın nasıl kamu kaynaklarıyla piyasalaştırıldığını kanıtlamaktadır.<br><br><b>3. Şehir Hastaneleri: “Bütçeyi Yutan Kara Delik”</b><br><br>Başlangıçta “Devletin kasasından bir kuruş çıkmayacak” denilerek Kamu Özel İş Birliği (KÖİ) modeliyle pazarlanan ve yapılan şehir hastaneleri bütçenin en ağır yükü haline gelmiştir.<br><br>2025 yılında öngörülen ödenek tutarı aşılarak şehir hastanelerine 111,1 milyar TL ödeme yapılmıştır.<br><br>2026 yılının sadece ilk dört ayında bütçeden 57,5 milyar TL çıkmıştır. Bu, 2026 yılında şehir hastanelerine her gün en az 479 milyon TL kullanım ve hizmet bedeli ödendiği anlamına gelmektedir.<br><br>Başta Ankara olmak üzere, bu projeler, kent hafızasında yer tutan köklü kamu hastanelerini kapatarak veya atıl hale getirerek hem erişilebilir ve nitelikli hizmet sunumunu hem de bütçeyi adeta yutmuştur.<br><br><b>4. Kamu Taşınmazlarının Satışa Çıkarılması </b><br><br>Sağlıkta özelleştirme furyasının en yeni ve en sarsıcı dalgası, 2026 yılının Mart ve Nisan aylarındaki Cumhurbaşkanlığı Kararları ile başlamıştır.<br>Kararlara göre toplam 43 ilde 126 sağlık taşınmazının 2028 yılı sonuna kadar satılması planlanmaktadır.<br><br>Özelleştirilecek alanların 66’sı, şehir hastanelerinin bulunduğu 17 ilde yer almaktadır. Aktif hizmet veren devlet hastanelerinden verem savaş dispanserlerine kadar pek çok tesis bu listededir.<br><br>Sağlık Bakanlığı; özelleştirme kapsamında Ankara’da Çankaya, Yenimahalle ve Kızılcahamam ilçelerinde aralarında hastane, ağız ve diş sağlığı polikliniği, apartman ve arsaların bulunduğu 10 taşınmazı satışa çıkarmıştır. Ankara, özelleştirme kapsamında ikinci sırada yer alan iller arasındadır.<br><br><b>24 Nisan 2026 Tarihinde Resmî Gazete Yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararıyla Özelleştirme Kapsamına Alınan Sağlık Alanları ve Tesislerinden Bazıları</b><br>ANKARA / ÇANKAYA / 8158 ada 18 parsel – 1.702 m² (Arsa, Topraklı Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği)<br>ANKARA / ÇANKAYA / 2941 ada 7 parsel – 3.995 m² (Kargir Apartman)<br>ANKARA / ÇANKAYA / 2941 ada 8 parsel – 200 m² (Dükkan)<br>ANKARA / KIZILCAHAMAM / 160.045 ada 1 parsel – 10.723 m² (Kargir Ahmet Öztekin Hastanesi ve Arsa)<br>ANKARA / YENİMAHALLE / 6017 ada 32 parsel – 433 m² (Betonarme Apartman ve Arsası)<br>ANKARA / YENİMAHALLE / 6017 ada 43 parsel – 439 m² (Arsa)<br>ANKARA / YENİMAHALLE / 6017 ada 43 parsel – 899 m² (Arsa)<br>ANKARA / YENİMAHALLE / 6017 ada 45 parsel – 852 m² (2 Katlı Kargir Apartman ve 3 Katlı 5 Daireli Kargir Apartman)<br><br><b>Sonuç</b><br><br>Sağlıkta Dönüşüm Programı ile başlayan bu süreç, bugün sağlık tesislerinin doğrudan satışa çıkarılmasıyla nihai aşamasına ulaşmıştır. <br>Kamu kaynaklarının holdingleşmiş özel sağlık sermayesine aktarıldığı, hastaların hizmete erişmek için her geçen gün daha fazla “katkı payı” ödediği bu model sürdürülebilirliğini yitirmiştir. <br><br>Şehir hastanelerine günlük 390 milyon TL ödenirken, Sağlık Bakanlığı’nın 2026 yılı bütçesinin yalnızca yüzde 27,54’üne karşılık gelen 406 milyar 255 milyon TL koruyucu sağlık hizmetleri için ayrılmıştır. Bakanlık bütçesinden sağlık emekçilerine ödenecek maaş ve ücretlerle SGK devlet primi gideri ödemeleri çıkartıldıktan sonra, doğrudan koruyucu sağlık hizmetleri programı için kişi başına ayrılan yalnızca 2 bin 476,9 TL’dir.<br><br>Kamusal sağlık sisteminin ve halk sağlığının tasfiyesi anlamına gelen bu özelleştirme hamleleri, toplum sağlığını piyasanın insafına terk etmekte ve sağlığı bir hak olmaktan çıkarıp kâr nesnesine dönüştürmektedir. Azalan kamu payı ve artan borç yükü karşısında, sağlık tesislerinin satışı değil, kamusal sağlık yatırımlarının güçlendirilmesi bir zorunluluktur.<br><br><b>Yararlanılan Kaynaklar:</b><br><br>Sağlık Bakanlığı 2024 Yılı İstatistik Yıllığı (2026)<br>Türk Tabipleri Birliği Sağlık Bakanlığı 2026 Yılı Bütçe Teklifi Değerlendirmesi (2025)<br>DİSK-AR “Özel Hastanelerin SGK’ya Yükü Tırmanıyor” Araştırma Bülteni (2024)<br>OECD “Bir Bakışta Sağlık” Raporu (2025) ]]></turbo:content>
<content:encoded><![CDATA[ SAĞLIKTA ÖZELLEŞTİRME POLİTİKALARINA SON VERİLMELİDİR!<br>KAMUNUN MALI SATILIK DEĞİLDİR!<br><br>Türkiye’de sağlık sisteminin geçirdiği yapısal dönüşüm, “Sağlıkta Dönüşüm Programı” (SDP) ile birlikte kamusal bir hak olmaktan çıkıp sermaye odaklı bir piyasa modeline evrilmiştir. Bu süreç; kamu kaynaklarının sistemli bir şekilde özel sektöre aktarılması, devlet hastanelerinin işlevsizleştirilerek tasfiye edilmesi ve sağlık hizmetlerinin ticarileşmesi üzerine kuruludur. Sağlık sisteminde en çok konuştuğumuz “sağlıkta şiddet”, “randevu krizi”, “koruyucu hizmetlerin yetersizliği” ve “bütçedeki devasa şehir hastaneleri kara deliği” gibi yapısal ve kronik sorunlar, bu politik tercihlerin doğrudan bir sonucudur.<br><br>Siyasi iktidarın “kalite” ve “modernizasyon” söylemleriyle sunduğu bu tabloyu, veriler ve somut olgular ışığında kademe kademe incelediğimizde sağlıkta özelleştirme yıkımı daha net anlaşılmaktadır.<br><br><b>1. Özel Hastane Sayısındaki Dramatik Artış ve Holdingleşme</b><br><br>2002 yılında Türkiye’de 774 kamu hastanesi, 50 üniversite hastanesi ve 271 özel hastane bulunurken; 2024 yılı itibarıyla kamu hastanesi sayısı 941’e, üniversite hastanesi 69’a yükselmiş, özel hastane sayısı ise 552’ye ulaşmıştır.<br><br>Son 20 yılda özel sektör kamuya oranla 2 kattan fazla büyüyerek sektörün yaklaşık üçte ikiye yakınını kontrol eder hale gelmiştir.<br><br>Özel sağlık sermayesi, doğrudan kamu destekleriyle beslenmektedir. 2023-2025 döneminde özel sektör için 830 teşvik belgesi düzenlenmiş, proje başına sabit sermaye tutarı ortalama 40-60 milyon TL seviyesine ulaşmıştır.<br><br><b>2. Finansmanda Özel Sektör Ayrıcalığı</b><br><br>Sistemin en büyük kırılma noktalarından biri finansman akışındaki adaletsizliktir. Kamu kaynakları, özel sektörü besleyen bir damar haline getirilmiştir:<br>Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), 2024 yılında devlet ikinci basamak hastanelerine hasta başına 282 TL öderken, özel hastanelere 801 TL ödemiştir.<br><br>2012’den bu yana devlet hastanelerine yapılan ödemeler 4,7 kat artarken, özel hastanelere yapılan ödemelerin 9,4 kat artması, sağlığın nasıl kamu kaynaklarıyla piyasalaştırıldığını kanıtlamaktadır.<br><br><b>3. Şehir Hastaneleri: “Bütçeyi Yutan Kara Delik”</b><br><br>Başlangıçta “Devletin kasasından bir kuruş çıkmayacak” denilerek Kamu Özel İş Birliği (KÖİ) modeliyle pazarlanan ve yapılan şehir hastaneleri bütçenin en ağır yükü haline gelmiştir.<br><br>2025 yılında öngörülen ödenek tutarı aşılarak şehir hastanelerine 111,1 milyar TL ödeme yapılmıştır.<br><br>2026 yılının sadece ilk dört ayında bütçeden 57,5 milyar TL çıkmıştır. Bu, 2026 yılında şehir hastanelerine her gün en az 479 milyon TL kullanım ve hizmet bedeli ödendiği anlamına gelmektedir.<br><br>Başta Ankara olmak üzere, bu projeler, kent hafızasında yer tutan köklü kamu hastanelerini kapatarak veya atıl hale getirerek hem erişilebilir ve nitelikli hizmet sunumunu hem de bütçeyi adeta yutmuştur.<br><br><b>4. Kamu Taşınmazlarının Satışa Çıkarılması </b><br><br>Sağlıkta özelleştirme furyasının en yeni ve en sarsıcı dalgası, 2026 yılının Mart ve Nisan aylarındaki Cumhurbaşkanlığı Kararları ile başlamıştır.<br>Kararlara göre toplam 43 ilde 126 sağlık taşınmazının 2028 yılı sonuna kadar satılması planlanmaktadır.<br><br>Özelleştirilecek alanların 66’sı, şehir hastanelerinin bulunduğu 17 ilde yer almaktadır. Aktif hizmet veren devlet hastanelerinden verem savaş dispanserlerine kadar pek çok tesis bu listededir.<br><br>Sağlık Bakanlığı; özelleştirme kapsamında Ankara’da Çankaya, Yenimahalle ve Kızılcahamam ilçelerinde aralarında hastane, ağız ve diş sağlığı polikliniği, apartman ve arsaların bulunduğu 10 taşınmazı satışa çıkarmıştır. Ankara, özelleştirme kapsamında ikinci sırada yer alan iller arasındadır.<br><br><b>24 Nisan 2026 Tarihinde Resmî Gazete Yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararıyla Özelleştirme Kapsamına Alınan Sağlık Alanları ve Tesislerinden Bazıları</b><br>ANKARA / ÇANKAYA / 8158 ada 18 parsel – 1.702 m² (Arsa, Topraklı Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği)<br>ANKARA / ÇANKAYA / 2941 ada 7 parsel – 3.995 m² (Kargir Apartman)<br>ANKARA / ÇANKAYA / 2941 ada 8 parsel – 200 m² (Dükkan)<br>ANKARA / KIZILCAHAMAM / 160.045 ada 1 parsel – 10.723 m² (Kargir Ahmet Öztekin Hastanesi ve Arsa)<br>ANKARA / YENİMAHALLE / 6017 ada 32 parsel – 433 m² (Betonarme Apartman ve Arsası)<br>ANKARA / YENİMAHALLE / 6017 ada 43 parsel – 439 m² (Arsa)<br>ANKARA / YENİMAHALLE / 6017 ada 43 parsel – 899 m² (Arsa)<br>ANKARA / YENİMAHALLE / 6017 ada 45 parsel – 852 m² (2 Katlı Kargir Apartman ve 3 Katlı 5 Daireli Kargir Apartman)<br><br><b>Sonuç</b><br><br>Sağlıkta Dönüşüm Programı ile başlayan bu süreç, bugün sağlık tesislerinin doğrudan satışa çıkarılmasıyla nihai aşamasına ulaşmıştır. <br>Kamu kaynaklarının holdingleşmiş özel sağlık sermayesine aktarıldığı, hastaların hizmete erişmek için her geçen gün daha fazla “katkı payı” ödediği bu model sürdürülebilirliğini yitirmiştir. <br><br>Şehir hastanelerine günlük 390 milyon TL ödenirken, Sağlık Bakanlığı’nın 2026 yılı bütçesinin yalnızca yüzde 27,54’üne karşılık gelen 406 milyar 255 milyon TL koruyucu sağlık hizmetleri için ayrılmıştır. Bakanlık bütçesinden sağlık emekçilerine ödenecek maaş ve ücretlerle SGK devlet primi gideri ödemeleri çıkartıldıktan sonra, doğrudan koruyucu sağlık hizmetleri programı için kişi başına ayrılan yalnızca 2 bin 476,9 TL’dir.<br><br>Kamusal sağlık sisteminin ve halk sağlığının tasfiyesi anlamına gelen bu özelleştirme hamleleri, toplum sağlığını piyasanın insafına terk etmekte ve sağlığı bir hak olmaktan çıkarıp kâr nesnesine dönüştürmektedir. Azalan kamu payı ve artan borç yükü karşısında, sağlık tesislerinin satışı değil, kamusal sağlık yatırımlarının güçlendirilmesi bir zorunluluktur.<br><br><b>Yararlanılan Kaynaklar:</b><br><br>Sağlık Bakanlığı 2024 Yılı İstatistik Yıllığı (2026)<br>Türk Tabipleri Birliği Sağlık Bakanlığı 2026 Yılı Bütçe Teklifi Değerlendirmesi (2025)<br>DİSK-AR “Özel Hastanelerin SGK’ya Yükü Tırmanıyor” Araştırma Bülteni (2024)<br>OECD “Bir Bakışta Sağlık” Raporu (2025) ]]></content:encoded>
</item><item turbo="true">
<title>Dr. Mine Coşkun&#039;un Genel Kurul Konuşması: &quot;İKİ YILIN ARDINDAN…&quot;</title>
<guid isPermaLink="true">https://ato.org.tr/basin-aciklamalari/2026-basin-aciklamalari/3145-dr-mine-coskunun-genel-kurul-konusmasi-iki-yilin-ardindan.html</guid>
<link>https://ato.org.tr/basin-aciklamalari/2026-basin-aciklamalari/3145-dr-mine-coskunun-genel-kurul-konusmasi-iki-yilin-ardindan.html</link>
<category><![CDATA[2026 Basın Açıklamaları]]></category>
<dc:creator>kansu</dc:creator>
<pubDate>Wed, 15 Apr 2026 14:29:25 +0300</pubDate>
<description><![CDATA[İçinden geçtiğimiz çağ, kocaman bir yangın yeri... Dünyanın farklı coğrafyalarında süregelen savaşlar, işgaller, çatışmalar, afetler, göçler, iklim krizi ve kuraklıklar, açlık ve kıtlıklar gibi bir dizi yıkıcı olgu, milyonlarca insanın ya ölümüne ya zorla yerinden edilmesine ya da modern kölelik koşullarında yaşam sürmesine neden oluyor. Her bir yıkım derin insani krizlere ve sağlık felaketlerine yol açıyor.<br><br>Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre savaşlar nedeniyle her saat yaklaşık 35 insan ölüyor.<br><br>Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün verilerine göre dünya genelinde ortalama 673 milyon kişi şiddetli açlık çekiyor.<br>Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun verilerine göre sefalet koşullarındaki her 4 çocuktan 1’i büyüme geriliği yaşıyor.<br>Uluslararası kurumların raporlarına göre dünya genelinde göçmen sayısının 350 milyon kişi olduğu tahmin ediliyor.<br><br>Ülkemiz de bir yangın yeri… Küresel kriz konjonktürünün, jeopolitik gerilimlerin, diplomatik çekişmelerin ve güç mücadelelerinin en fazla etkilediği ülkelerden birisi, Türkiye. Küresel kriz ortamı yalnızca sınırlarımızın ötesinde kalmıyor, sosyal ve siyasal etkileriyle bizi de içerisine çekiyor; ülkemizin sosyoekonomik ve siyasi kırılganlığı ile birleştiğinde bizi ‘çoklu kriz’ olarak tarif edebileceğimiz bir momente sürüklüyor. <br><br>Bir tarafta halkın alım gücünü düşüren, gelir ve servet eşitsizliğini artıran, çocukların okula aç gitmesine neden olan ekonomik kriz tüm toplumu kuşatıyor. <br><br>TÜİK verilerine göre Türkiye’de ailelerin en az yüzde 51,8’i yoksul.<br>OECD’nin verilerine göre Türkiye, çocuk yoksulluğunda yüzde 22,4 oranla OECD ülkeleri arasında en yüksek oranlardan birine sahip.<br>Dünya Eşitsizlik Veritabanı’na göre en üst yüzde 10’luk grup ile en alt yüzde 50’lik grup arasındaki gelir farkı, 2014 yılından 2024 yılına üç kat arttı.<br>Sendikaların raporlarına göre Türkiye’de yoksulluk sınırı son 10 yılda 12 kat arttı.<br><br>Diğer tarafta ise toplumu bir arada tutan “kamu” düşüncesinin parçalandığı, anayasal ve demokratik hakların askıya alındığı, yargının siyasallaştığı bir atmosferde otoriterleşme eğilimleri kurumsallaşıyor. <br><br>Mevcut ekonomik ve sosyal eşitsizliğe paralel, halkın doğru haber alma hakkı için çalışan gazetecilerin; toprağına ve suyuna sahip çıkan köylülerin; işçilerin hakkını savunan sendikacıların; hakikatten yana tavır alan bilim insanlarının tutuklandığı veya soruşturmalara maruz kaldığı; halkın oylarıyla seçilmiş yöneticilerin hukuksuz şekilde görevden alındığı; hastanelerde terör estiren saldırganların ceza almadığı; kadın cinayetleri faillerinin ve suç makinalarının serbestçe sokaklarda gezdiği bir tablo söz konusu. Bir epidemiyolog gibi yaklaştığımızda çok boyutlu bu tablonun arkasındaki sosyal, siyasal ve hukuksal belirleyicilerin hepsinin birbirine bağlı olduğunu görebiliyoruz.<br><br>Tam da bu nedenle, hukukun üstünlüğü ilkesine aykırılık taşıyan anti-demokratik uygulamalar, yalnızca siyasal alanla sınırlı kalmıyor. “Siyasetten uzak durmak gerekir” veya “siyaset üstü olmak lazım” mantığıyla olaylara ve olgulara yaklaşılsa bile, toplumsal alanda çığ gibi büyüyen sorunlar, bir sağlık kurumunda ya da bir kamusal alanda önce hekimleri buluyor.<br><br>Çünkü hekimlik; yalnızca klinik bilgi ve becerilerle icra edilmeyen, aynı zamanda etik duruş, toplumsal sorumluluk bilinci ve insan haklarına bağlılık gerektiren bir meslektir. Görev yerimiz yalnızca hastane duvarları değil, toplumun her alanıdır.<br><br>Hekimlik alanı ise ayrı bir yangın yeri… Sağlık hizmetlerinin ticarileştirilmesi, çalışma koşullarının zorlaşması, hekimliğin itibarının aşındırılması ve mesleki bağımsızlığın zedelenmesi gibi sorunlar, hekimlerin görevlerini layıkıyla yerine getirmesini zorlaştırıyor.<br><br>Sağlık Bakanlığı’nın istatistik raporlarına göre tüm basamaklarda hekime müracaat sayısı 1 milyarı geçti. Hekime başvuru sayılarındaki olağanüstü artış sistemi kilitledi ve muayene sürelerini 5 dakika ve altına çekti.<br><br>Olağandışı hizmet sunumu şiddeti besliyor. Ankara Tabip Odası olarak yaptığımız araştırmalar neticesinde Beyaz Kod sistemi kurulduğundan bu yana 144 bini aşan bildirim yapıldığını tespit ettik. Her yıl en az 10 bin 117 sağlıkta şiddet vakası yaşanıyor.<br><br>Halk sağlığının yapıtaşı birinci basamak koruyucu sağlık hizmetleri iken, Bakanlığın 2026 bütçesinin yalnızca yüzde 27,54’ü koruyucu sağlık hizmetleri için ayrıldı.<br><br>“Eziyet” yönetmeliği gibi keyfi düzenlemeler aile hekimlerinin mesleki özerkliğini, iş ve gelir güvencelerini hedef aldı.<br>Asistan hekimler temel haklarına aykırı bir şekilde “işgücü yığını” olarak görüldü, nitelikli eğitime erişmeleri her geçen gün zorlaştı.<br>Her 4 hekimden 3’ü emekli olduktan sonra geçinebilmek için çalışmaya devam etti.<br>“Devletin kasasından bir kuruş çıkmayacak” denilen ancak yalnızca 2025’te 111,1 milyar TL aktarılan 18 şehir hastanesi için bu yılın ilk üç ayında 35,2 milyar TL ödedik.<br><br>İlk göreve geldiğimiz andan itibaren mesleki hakların korunması ve mesleki sorunların çözülmesi ile toplumsal sorumluluklar arasında güçlü bir denge kurulması gerektiğine inandık ve buna göre çalışmalarımızı yürüttük. Sağlık emek meslek örgütleriyle birlikte iş bırakma eylemi yaparken de, 19 Mart sürecinde demokrasiye ve ülkenin geleceğine sahip çıkan tıp öğrencilerinin eylemlerine destek verirken de bu dengenin önemine inandık.<br><br>Unutmamalıyız ki, adalet ve demokrasi olmadan sağlıklı bir toplumdan söz etmek mümkün değildir. Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu, insan haklarının korunduğu ve demokratik değerlerin benimsendiği bir ortam, yalnızca siyasi bir ideal değil; aynı zamanda bir halk sağlığı gerekliliğidir. Çünkü adaletin olmadığı yerde sağlık da olmaz.<br><br>]]></description>
<turbo:content><![CDATA[ İçinden geçtiğimiz çağ, kocaman bir yangın yeri... Dünyanın farklı coğrafyalarında süregelen savaşlar, işgaller, çatışmalar, afetler, göçler, iklim krizi ve kuraklıklar, açlık ve kıtlıklar gibi bir dizi yıkıcı olgu, milyonlarca insanın ya ölümüne ya zorla yerinden edilmesine ya da modern kölelik koşullarında yaşam sürmesine neden oluyor. Her bir yıkım derin insani krizlere ve sağlık felaketlerine yol açıyor.<br><br>Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre savaşlar nedeniyle her saat yaklaşık 35 insan ölüyor.<br><br>Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün verilerine göre dünya genelinde ortalama 673 milyon kişi şiddetli açlık çekiyor.<br>Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun verilerine göre sefalet koşullarındaki her 4 çocuktan 1’i büyüme geriliği yaşıyor.<br>Uluslararası kurumların raporlarına göre dünya genelinde göçmen sayısının 350 milyon kişi olduğu tahmin ediliyor.<br><br>Ülkemiz de bir yangın yeri… Küresel kriz konjonktürünün, jeopolitik gerilimlerin, diplomatik çekişmelerin ve güç mücadelelerinin en fazla etkilediği ülkelerden birisi, Türkiye. Küresel kriz ortamı yalnızca sınırlarımızın ötesinde kalmıyor, sosyal ve siyasal etkileriyle bizi de içerisine çekiyor; ülkemizin sosyoekonomik ve siyasi kırılganlığı ile birleştiğinde bizi ‘çoklu kriz’ olarak tarif edebileceğimiz bir momente sürüklüyor. <br><br>Bir tarafta halkın alım gücünü düşüren, gelir ve servet eşitsizliğini artıran, çocukların okula aç gitmesine neden olan ekonomik kriz tüm toplumu kuşatıyor. <br><br>TÜİK verilerine göre Türkiye’de ailelerin en az yüzde 51,8’i yoksul.<br>OECD’nin verilerine göre Türkiye, çocuk yoksulluğunda yüzde 22,4 oranla OECD ülkeleri arasında en yüksek oranlardan birine sahip.<br>Dünya Eşitsizlik Veritabanı’na göre en üst yüzde 10’luk grup ile en alt yüzde 50’lik grup arasındaki gelir farkı, 2014 yılından 2024 yılına üç kat arttı.<br>Sendikaların raporlarına göre Türkiye’de yoksulluk sınırı son 10 yılda 12 kat arttı.<br><br>Diğer tarafta ise toplumu bir arada tutan “kamu” düşüncesinin parçalandığı, anayasal ve demokratik hakların askıya alındığı, yargının siyasallaştığı bir atmosferde otoriterleşme eğilimleri kurumsallaşıyor. <br><br>Mevcut ekonomik ve sosyal eşitsizliğe paralel, halkın doğru haber alma hakkı için çalışan gazetecilerin; toprağına ve suyuna sahip çıkan köylülerin; işçilerin hakkını savunan sendikacıların; hakikatten yana tavır alan bilim insanlarının tutuklandığı veya soruşturmalara maruz kaldığı; halkın oylarıyla seçilmiş yöneticilerin hukuksuz şekilde görevden alındığı; hastanelerde terör estiren saldırganların ceza almadığı; kadın cinayetleri faillerinin ve suç makinalarının serbestçe sokaklarda gezdiği bir tablo söz konusu. Bir epidemiyolog gibi yaklaştığımızda çok boyutlu bu tablonun arkasındaki sosyal, siyasal ve hukuksal belirleyicilerin hepsinin birbirine bağlı olduğunu görebiliyoruz.<br><br>Tam da bu nedenle, hukukun üstünlüğü ilkesine aykırılık taşıyan anti-demokratik uygulamalar, yalnızca siyasal alanla sınırlı kalmıyor. “Siyasetten uzak durmak gerekir” veya “siyaset üstü olmak lazım” mantığıyla olaylara ve olgulara yaklaşılsa bile, toplumsal alanda çığ gibi büyüyen sorunlar, bir sağlık kurumunda ya da bir kamusal alanda önce hekimleri buluyor.<br><br>Çünkü hekimlik; yalnızca klinik bilgi ve becerilerle icra edilmeyen, aynı zamanda etik duruş, toplumsal sorumluluk bilinci ve insan haklarına bağlılık gerektiren bir meslektir. Görev yerimiz yalnızca hastane duvarları değil, toplumun her alanıdır.<br><br>Hekimlik alanı ise ayrı bir yangın yeri… Sağlık hizmetlerinin ticarileştirilmesi, çalışma koşullarının zorlaşması, hekimliğin itibarının aşındırılması ve mesleki bağımsızlığın zedelenmesi gibi sorunlar, hekimlerin görevlerini layıkıyla yerine getirmesini zorlaştırıyor.<br><br>Sağlık Bakanlığı’nın istatistik raporlarına göre tüm basamaklarda hekime müracaat sayısı 1 milyarı geçti. Hekime başvuru sayılarındaki olağanüstü artış sistemi kilitledi ve muayene sürelerini 5 dakika ve altına çekti.<br><br>Olağandışı hizmet sunumu şiddeti besliyor. Ankara Tabip Odası olarak yaptığımız araştırmalar neticesinde Beyaz Kod sistemi kurulduğundan bu yana 144 bini aşan bildirim yapıldığını tespit ettik. Her yıl en az 10 bin 117 sağlıkta şiddet vakası yaşanıyor.<br><br>Halk sağlığının yapıtaşı birinci basamak koruyucu sağlık hizmetleri iken, Bakanlığın 2026 bütçesinin yalnızca yüzde 27,54’ü koruyucu sağlık hizmetleri için ayrıldı.<br><br>“Eziyet” yönetmeliği gibi keyfi düzenlemeler aile hekimlerinin mesleki özerkliğini, iş ve gelir güvencelerini hedef aldı.<br>Asistan hekimler temel haklarına aykırı bir şekilde “işgücü yığını” olarak görüldü, nitelikli eğitime erişmeleri her geçen gün zorlaştı.<br>Her 4 hekimden 3’ü emekli olduktan sonra geçinebilmek için çalışmaya devam etti.<br>“Devletin kasasından bir kuruş çıkmayacak” denilen ancak yalnızca 2025’te 111,1 milyar TL aktarılan 18 şehir hastanesi için bu yılın ilk üç ayında 35,2 milyar TL ödedik.<br><br>İlk göreve geldiğimiz andan itibaren mesleki hakların korunması ve mesleki sorunların çözülmesi ile toplumsal sorumluluklar arasında güçlü bir denge kurulması gerektiğine inandık ve buna göre çalışmalarımızı yürüttük. Sağlık emek meslek örgütleriyle birlikte iş bırakma eylemi yaparken de, 19 Mart sürecinde demokrasiye ve ülkenin geleceğine sahip çıkan tıp öğrencilerinin eylemlerine destek verirken de bu dengenin önemine inandık.<br><br>Unutmamalıyız ki, adalet ve demokrasi olmadan sağlıklı bir toplumdan söz etmek mümkün değildir. Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu, insan haklarının korunduğu ve demokratik değerlerin benimsendiği bir ortam, yalnızca siyasi bir ideal değil; aynı zamanda bir halk sağlığı gerekliliğidir. Çünkü adaletin olmadığı yerde sağlık da olmaz.<br><br> ]]></turbo:content>
<content:encoded><![CDATA[ İçinden geçtiğimiz çağ, kocaman bir yangın yeri... Dünyanın farklı coğrafyalarında süregelen savaşlar, işgaller, çatışmalar, afetler, göçler, iklim krizi ve kuraklıklar, açlık ve kıtlıklar gibi bir dizi yıkıcı olgu, milyonlarca insanın ya ölümüne ya zorla yerinden edilmesine ya da modern kölelik koşullarında yaşam sürmesine neden oluyor. Her bir yıkım derin insani krizlere ve sağlık felaketlerine yol açıyor.<br><br>Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre savaşlar nedeniyle her saat yaklaşık 35 insan ölüyor.<br><br>Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün verilerine göre dünya genelinde ortalama 673 milyon kişi şiddetli açlık çekiyor.<br>Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun verilerine göre sefalet koşullarındaki her 4 çocuktan 1’i büyüme geriliği yaşıyor.<br>Uluslararası kurumların raporlarına göre dünya genelinde göçmen sayısının 350 milyon kişi olduğu tahmin ediliyor.<br><br>Ülkemiz de bir yangın yeri… Küresel kriz konjonktürünün, jeopolitik gerilimlerin, diplomatik çekişmelerin ve güç mücadelelerinin en fazla etkilediği ülkelerden birisi, Türkiye. Küresel kriz ortamı yalnızca sınırlarımızın ötesinde kalmıyor, sosyal ve siyasal etkileriyle bizi de içerisine çekiyor; ülkemizin sosyoekonomik ve siyasi kırılganlığı ile birleştiğinde bizi ‘çoklu kriz’ olarak tarif edebileceğimiz bir momente sürüklüyor. <br><br>Bir tarafta halkın alım gücünü düşüren, gelir ve servet eşitsizliğini artıran, çocukların okula aç gitmesine neden olan ekonomik kriz tüm toplumu kuşatıyor. <br><br>TÜİK verilerine göre Türkiye’de ailelerin en az yüzde 51,8’i yoksul.<br>OECD’nin verilerine göre Türkiye, çocuk yoksulluğunda yüzde 22,4 oranla OECD ülkeleri arasında en yüksek oranlardan birine sahip.<br>Dünya Eşitsizlik Veritabanı’na göre en üst yüzde 10’luk grup ile en alt yüzde 50’lik grup arasındaki gelir farkı, 2014 yılından 2024 yılına üç kat arttı.<br>Sendikaların raporlarına göre Türkiye’de yoksulluk sınırı son 10 yılda 12 kat arttı.<br><br>Diğer tarafta ise toplumu bir arada tutan “kamu” düşüncesinin parçalandığı, anayasal ve demokratik hakların askıya alındığı, yargının siyasallaştığı bir atmosferde otoriterleşme eğilimleri kurumsallaşıyor. <br><br>Mevcut ekonomik ve sosyal eşitsizliğe paralel, halkın doğru haber alma hakkı için çalışan gazetecilerin; toprağına ve suyuna sahip çıkan köylülerin; işçilerin hakkını savunan sendikacıların; hakikatten yana tavır alan bilim insanlarının tutuklandığı veya soruşturmalara maruz kaldığı; halkın oylarıyla seçilmiş yöneticilerin hukuksuz şekilde görevden alındığı; hastanelerde terör estiren saldırganların ceza almadığı; kadın cinayetleri faillerinin ve suç makinalarının serbestçe sokaklarda gezdiği bir tablo söz konusu. Bir epidemiyolog gibi yaklaştığımızda çok boyutlu bu tablonun arkasındaki sosyal, siyasal ve hukuksal belirleyicilerin hepsinin birbirine bağlı olduğunu görebiliyoruz.<br><br>Tam da bu nedenle, hukukun üstünlüğü ilkesine aykırılık taşıyan anti-demokratik uygulamalar, yalnızca siyasal alanla sınırlı kalmıyor. “Siyasetten uzak durmak gerekir” veya “siyaset üstü olmak lazım” mantığıyla olaylara ve olgulara yaklaşılsa bile, toplumsal alanda çığ gibi büyüyen sorunlar, bir sağlık kurumunda ya da bir kamusal alanda önce hekimleri buluyor.<br><br>Çünkü hekimlik; yalnızca klinik bilgi ve becerilerle icra edilmeyen, aynı zamanda etik duruş, toplumsal sorumluluk bilinci ve insan haklarına bağlılık gerektiren bir meslektir. Görev yerimiz yalnızca hastane duvarları değil, toplumun her alanıdır.<br><br>Hekimlik alanı ise ayrı bir yangın yeri… Sağlık hizmetlerinin ticarileştirilmesi, çalışma koşullarının zorlaşması, hekimliğin itibarının aşındırılması ve mesleki bağımsızlığın zedelenmesi gibi sorunlar, hekimlerin görevlerini layıkıyla yerine getirmesini zorlaştırıyor.<br><br>Sağlık Bakanlığı’nın istatistik raporlarına göre tüm basamaklarda hekime müracaat sayısı 1 milyarı geçti. Hekime başvuru sayılarındaki olağanüstü artış sistemi kilitledi ve muayene sürelerini 5 dakika ve altına çekti.<br><br>Olağandışı hizmet sunumu şiddeti besliyor. Ankara Tabip Odası olarak yaptığımız araştırmalar neticesinde Beyaz Kod sistemi kurulduğundan bu yana 144 bini aşan bildirim yapıldığını tespit ettik. Her yıl en az 10 bin 117 sağlıkta şiddet vakası yaşanıyor.<br><br>Halk sağlığının yapıtaşı birinci basamak koruyucu sağlık hizmetleri iken, Bakanlığın 2026 bütçesinin yalnızca yüzde 27,54’ü koruyucu sağlık hizmetleri için ayrıldı.<br><br>“Eziyet” yönetmeliği gibi keyfi düzenlemeler aile hekimlerinin mesleki özerkliğini, iş ve gelir güvencelerini hedef aldı.<br>Asistan hekimler temel haklarına aykırı bir şekilde “işgücü yığını” olarak görüldü, nitelikli eğitime erişmeleri her geçen gün zorlaştı.<br>Her 4 hekimden 3’ü emekli olduktan sonra geçinebilmek için çalışmaya devam etti.<br>“Devletin kasasından bir kuruş çıkmayacak” denilen ancak yalnızca 2025’te 111,1 milyar TL aktarılan 18 şehir hastanesi için bu yılın ilk üç ayında 35,2 milyar TL ödedik.<br><br>İlk göreve geldiğimiz andan itibaren mesleki hakların korunması ve mesleki sorunların çözülmesi ile toplumsal sorumluluklar arasında güçlü bir denge kurulması gerektiğine inandık ve buna göre çalışmalarımızı yürüttük. Sağlık emek meslek örgütleriyle birlikte iş bırakma eylemi yaparken de, 19 Mart sürecinde demokrasiye ve ülkenin geleceğine sahip çıkan tıp öğrencilerinin eylemlerine destek verirken de bu dengenin önemine inandık.<br><br>Unutmamalıyız ki, adalet ve demokrasi olmadan sağlıklı bir toplumdan söz etmek mümkün değildir. Hukukun üstünlüğünün egemen olduğu, insan haklarının korunduğu ve demokratik değerlerin benimsendiği bir ortam, yalnızca siyasi bir ideal değil; aynı zamanda bir halk sağlığı gerekliliğidir. Çünkü adaletin olmadığı yerde sağlık da olmaz.<br><br> ]]></content:encoded>
</item><item turbo="true">
<title>ATO Hekim Profili ve Mesleki Eğilimler Araştırması 2025</title>
<guid isPermaLink="true">https://ato.org.tr/basin-aciklamalari/2026-basin-aciklamalari/3135-ato-hekim-profili-ve-mesleki-egilimler-arastirmasi-2025.html</guid>
<link>https://ato.org.tr/basin-aciklamalari/2026-basin-aciklamalari/3135-ato-hekim-profili-ve-mesleki-egilimler-arastirmasi-2025.html</link>
<category><![CDATA[2026 Basın Açıklamaları]]></category>
<dc:creator>kansu</dc:creator>
<pubDate>Mon, 16 Mar 2026 15:30:39 +0300</pubDate>
<description><![CDATA[Ankara Tabip Odası’nın yürüttüğü kapsamlı araştırma, 983 hekimin katılımıyla mesleğin güncel durumunu, hekimlerin beklentilerini ve sağlık sistemine dair değerlendirmelerini ortaya koymuştur. Çalışma, 2002’de yapılan anketin ardından yeni bir eşik niteliği taşımakta ve hekimlerin sesini örgütsel stratejilere taşımayı amaçlamaktadır.<br><br>Ancak son yirmi yılda uygulanan politikalar, bu hakkı piyasa mantığına sıkıştırmış, hekimleri güvencesizliğe, şiddete ve özerklik kaybına sürüklemiştir. Ankara Tabip Odası’nın ODTÜ Sosyoloji bölümü ile yürüttüğü araştırma, bu dönüşümün çıplak gerçeklerini ortaya koymaktadır.<br><br>Araştırma bulguları, hekimlerin mesleki özerklikten çalışma koşullarına, göç eğiliminden sağlık sistemine dair görüşlerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Elde edilen veriler, yalnızca meslek örgütümüz için değil, tüm sağlık politikalarının yeniden şekillenmesinde yol gösterici olacaktır.<br>Bu anketin sonuçları, hekimlerin mesleki onurunu ve toplum sağlığı için verdiği mücadelesinin bilimsel zemini ve hekimlerin sesini yükselten bir örgütlenme çağrısıdır. Bulgular, meslek örgütlerinin yalnızca savunucu değil, aynı zamanda yönlendirici ve dönüştürücü bir güç olması gerektiğini bir kez daha göstermektedir.<br><br>Ankara Tabip Odası olarak, 9 temel bölümden ve 100 sorudan oluşan kapsamlı anket çalışmamız pek çok kritik noktaya ışık tutmaktadır.<br>A. Demografik Bilgiler: Katılımcı hekimlerin cinsiyet, yaş ve medeni durum gibi genel demografik profilini anlamayı amaçlar. <br>B. Eğitim ve Mesleğe Yönelim: Tıp eğitimi, mezuniyet bilgileri ve meslek seçim süreciyle ilgili soruları kapsar.<br>C. Çalışma Durumu ve Uzmanlık: Mevcut mesleki konum, çalışma durumu ve uzmanlık bilgilerini kapsar.<br>D. Meslekle İlgili Stres Faktörleri: Meslek yaşamındaki stres kaynakları ve zorluklara dair görüşleri kapsar.<br>E. Şiddet ve Şikayetler: Meslek yaşamındaki şiddet ve şikâyet süreçlerine dair görüşleri kapsar.<br>F. Meslekteki Değişim Algısı: Hekimlik mesleğindeki değişimlere yönelik görüş ve değerlendirmeleri kapsar.<br>G. Göç Eğilimi: Hekimlerin yurtdışına göç etme eğilim ve nedenlerine ilişkin tutum ve görüşleri kapsar.<br>H. ATO Üyeliği ve Faaliyetleri: Ankara Tabip Odası üyeliği ve faaliyetleriyle ilgili görüşleri kapsar. <br>İ. Genel Sağlık Sistemi Değerlendirmesi: Türkiye’de sağlık sistemi ve mesleğin geleceğine yönelik görüşleri kapsar.<br><br><b>ANKETE DAİR ÇARPICI SONUÇLAR</b><br><br><b>• Şiddet ve Şikâyet Bulguları</b><br>-Şiddetin Yaygınlığı: Sözlü şiddet hekimlerin çalışma koşullarının gündelik bir parçası haline gelmiş durumdadır. Fiziksel şiddet deneyimi ise mesleki motivasyonu ve bağlılığı doğrudan sarsmaktadır.<br><br><b>• Mesleki Stres ve Tükenmişlik </b><br>- Stres Kaynakları: Hekimlik mesleği yüksek stresli bir iş olarak tanımlanmakta ve stres düzeyinin son bir yılda arttığı bildirilmektedir. Gelir eşitsizliği, şiddet riski, dava edilme korkusu ve mesai dışı ulaşılabilir olma zorunluluğu temel stres faktörleridir.<br> -Tükenmişlik: Hekimlerin yarısından fazlası kendini duygusal olarak tükenmiş hissetmekte ve işe karşı isteksizlik yaşamaktadır. Kadın hekimlerde ve genç kuşaklarda tükenmişlik belirtileri daha yoğundur. <br><br>-Kurumsal Etkiler: Aşırı iş yükü, yetersiz personel ve performans baskısı stres düzeyini artıran temel kurumsal nedenlerdir. Genç hekimler göçe hazırlanıyor. Bu, gelecekte sağlık hakkının sürdürülebilirliği açısından alarm veriyor. <br><br><b>• Genel Sağlık Sistemi Değerlendirmesi:</b><br>- Sistem Eleştirisi: Sağlık sisteminin geleceğine dair beklentiler son derece olumsuzdur. Tıp fakültesi sayısındaki kontrolsüz artışın ve şehir hastaneleri modelinin hizmet kalitesine katkı sağlamadığı düşünülmektedir.<br><br><b>• Eğitim Niteliği: </b><br>Hekimler kendi mezun oldukları fakültelerin çalışma hayatına hazırlayıcılığını genel olarak yeterli bulsa da Türkiye’deki güncel tıp ve uzmanlık eğitiminin niteliği konusunda ciddi endişeler taşımaktadır. Niteliksiz fakülte açılışları, liyakat sorunları ve mobbing temel eleştiri konularıdır.<br><br><b>• Mesleki Tatmin Tartışmalı: </b><br>Her üç hekimden biri “Bugün olsa yine tıp alanını seçmezdim” dedi. Erkeklerde bu oran %25’e kadar çıkarken, kadınlarda kararsızlık oranı daha yüksek. Genç kuşaklarda tıp eğitimini yeniden seçme eğilimi %72’den %41’e düştü. Tatminsizlik büyüyor mesleğin itibarı ve tatmini erozyona uğruyor; bu, mücadele hattımızı güçlendirmemiz gerektiğini gösteriyor<br><br>Veri Analizi ve Sentez aşaması tamamlanan anket çalışması sonrası Raporlama ve Yaygınlaştırma çalışmasına başlıyoruz.<br>• Resmi raporun TTB, Sağlık Bakanlığı, İl Sağlık Müdürlüğü ve hekimlere ulaştırılması; net öneriler ve uygulanabilir adımlar içeren rapor ile daha geniş kitlelere hitap eden bir hale getirilmesi aşamasındayız.<br>• Katılımcılarla anket sonuçlarının özet bulgularının paylaşılması; bulguların tartışılması, derinlemesine yorumların alınmasına devam edilecektir. Anketin TTB ile ortak olarak daha geniş kapsamda yapılması ve periyodik tekrarlar ile değişimlerin gözlenmesi planlanabilir. <br>• Somut öneriler ile çalışma koşulları, eğitim politikaları, mesleki etik alanında uygulanabilir adımlar ve Politika ve Stratejiye Dönüştürme aşamasına gelmiş bulunuyoruz. <br><br>Anketimizin hem hekimlerin mesleki eğilimlerini dikkate alan hem de sağlık sisteminin sürdürülebilirliğini güçlendiren Sağlık Bakanlığı politikaları geliştirmesine yardımcı olacağına inanıyoruz. İşgücü Planlaması, Çalışma Koşullarının İyileştirilmesi, hekim göçünü engelleyecek Genç Hekim Politikaları, Sürekli Mesleki Gelişim, Mesleki Etik ve onurumuzun korunması, şiddetin önlenmesi, Katılımcı Politika Yapımına katkıda bulunacaktır. <br>Son olarak <br><br>Bu araştırma, hekimlerin mesleki özerklik, insanca çalışma koşulları ve sağlık hakkı mücadelesinde yol gösterici bir veri kaynağıdır. Ankara Tabip Odası olarak, hekimlerin sesini daha güçlü duyurmak ve sağlık politikalarının demokratikleşmesine katkı sunmak için bu bulguları Ankara Tabip Odası’nın mücadele hattına taşıyacağız. <br><br>Saygılarımızla, <br><br><b>Dr. Kemal Oskay <br>Ankara Tabip Odası <br>Yönetim Kurulu Adına<br>Genel Sekreter</b>]]></description>
<turbo:content><![CDATA[ Ankara Tabip Odası’nın yürüttüğü kapsamlı araştırma, 983 hekimin katılımıyla mesleğin güncel durumunu, hekimlerin beklentilerini ve sağlık sistemine dair değerlendirmelerini ortaya koymuştur. Çalışma, 2002’de yapılan anketin ardından yeni bir eşik niteliği taşımakta ve hekimlerin sesini örgütsel stratejilere taşımayı amaçlamaktadır.<br><br>Ancak son yirmi yılda uygulanan politikalar, bu hakkı piyasa mantığına sıkıştırmış, hekimleri güvencesizliğe, şiddete ve özerklik kaybına sürüklemiştir. Ankara Tabip Odası’nın ODTÜ Sosyoloji bölümü ile yürüttüğü araştırma, bu dönüşümün çıplak gerçeklerini ortaya koymaktadır.<br><br>Araştırma bulguları, hekimlerin mesleki özerklikten çalışma koşullarına, göç eğiliminden sağlık sistemine dair görüşlerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Elde edilen veriler, yalnızca meslek örgütümüz için değil, tüm sağlık politikalarının yeniden şekillenmesinde yol gösterici olacaktır.<br>Bu anketin sonuçları, hekimlerin mesleki onurunu ve toplum sağlığı için verdiği mücadelesinin bilimsel zemini ve hekimlerin sesini yükselten bir örgütlenme çağrısıdır. Bulgular, meslek örgütlerinin yalnızca savunucu değil, aynı zamanda yönlendirici ve dönüştürücü bir güç olması gerektiğini bir kez daha göstermektedir.<br><br>Ankara Tabip Odası olarak, 9 temel bölümden ve 100 sorudan oluşan kapsamlı anket çalışmamız pek çok kritik noktaya ışık tutmaktadır.<br>A. Demografik Bilgiler: Katılımcı hekimlerin cinsiyet, yaş ve medeni durum gibi genel demografik profilini anlamayı amaçlar. <br>B. Eğitim ve Mesleğe Yönelim: Tıp eğitimi, mezuniyet bilgileri ve meslek seçim süreciyle ilgili soruları kapsar.<br>C. Çalışma Durumu ve Uzmanlık: Mevcut mesleki konum, çalışma durumu ve uzmanlık bilgilerini kapsar.<br>D. Meslekle İlgili Stres Faktörleri: Meslek yaşamındaki stres kaynakları ve zorluklara dair görüşleri kapsar.<br>E. Şiddet ve Şikayetler: Meslek yaşamındaki şiddet ve şikâyet süreçlerine dair görüşleri kapsar.<br>F. Meslekteki Değişim Algısı: Hekimlik mesleğindeki değişimlere yönelik görüş ve değerlendirmeleri kapsar.<br>G. Göç Eğilimi: Hekimlerin yurtdışına göç etme eğilim ve nedenlerine ilişkin tutum ve görüşleri kapsar.<br>H. ATO Üyeliği ve Faaliyetleri: Ankara Tabip Odası üyeliği ve faaliyetleriyle ilgili görüşleri kapsar. <br>İ. Genel Sağlık Sistemi Değerlendirmesi: Türkiye’de sağlık sistemi ve mesleğin geleceğine yönelik görüşleri kapsar.<br><br><b>ANKETE DAİR ÇARPICI SONUÇLAR</b><br><br><b>• Şiddet ve Şikâyet Bulguları</b><br>-Şiddetin Yaygınlığı: Sözlü şiddet hekimlerin çalışma koşullarının gündelik bir parçası haline gelmiş durumdadır. Fiziksel şiddet deneyimi ise mesleki motivasyonu ve bağlılığı doğrudan sarsmaktadır.<br><br><b>• Mesleki Stres ve Tükenmişlik </b><br>- Stres Kaynakları: Hekimlik mesleği yüksek stresli bir iş olarak tanımlanmakta ve stres düzeyinin son bir yılda arttığı bildirilmektedir. Gelir eşitsizliği, şiddet riski, dava edilme korkusu ve mesai dışı ulaşılabilir olma zorunluluğu temel stres faktörleridir.<br> -Tükenmişlik: Hekimlerin yarısından fazlası kendini duygusal olarak tükenmiş hissetmekte ve işe karşı isteksizlik yaşamaktadır. Kadın hekimlerde ve genç kuşaklarda tükenmişlik belirtileri daha yoğundur. <br><br>-Kurumsal Etkiler: Aşırı iş yükü, yetersiz personel ve performans baskısı stres düzeyini artıran temel kurumsal nedenlerdir. Genç hekimler göçe hazırlanıyor. Bu, gelecekte sağlık hakkının sürdürülebilirliği açısından alarm veriyor. <br><br><b>• Genel Sağlık Sistemi Değerlendirmesi:</b><br>- Sistem Eleştirisi: Sağlık sisteminin geleceğine dair beklentiler son derece olumsuzdur. Tıp fakültesi sayısındaki kontrolsüz artışın ve şehir hastaneleri modelinin hizmet kalitesine katkı sağlamadığı düşünülmektedir.<br><br><b>• Eğitim Niteliği: </b><br>Hekimler kendi mezun oldukları fakültelerin çalışma hayatına hazırlayıcılığını genel olarak yeterli bulsa da Türkiye’deki güncel tıp ve uzmanlık eğitiminin niteliği konusunda ciddi endişeler taşımaktadır. Niteliksiz fakülte açılışları, liyakat sorunları ve mobbing temel eleştiri konularıdır.<br><br><b>• Mesleki Tatmin Tartışmalı: </b><br>Her üç hekimden biri “Bugün olsa yine tıp alanını seçmezdim” dedi. Erkeklerde bu oran %25’e kadar çıkarken, kadınlarda kararsızlık oranı daha yüksek. Genç kuşaklarda tıp eğitimini yeniden seçme eğilimi %72’den %41’e düştü. Tatminsizlik büyüyor mesleğin itibarı ve tatmini erozyona uğruyor; bu, mücadele hattımızı güçlendirmemiz gerektiğini gösteriyor<br><br>Veri Analizi ve Sentez aşaması tamamlanan anket çalışması sonrası Raporlama ve Yaygınlaştırma çalışmasına başlıyoruz.<br>• Resmi raporun TTB, Sağlık Bakanlığı, İl Sağlık Müdürlüğü ve hekimlere ulaştırılması; net öneriler ve uygulanabilir adımlar içeren rapor ile daha geniş kitlelere hitap eden bir hale getirilmesi aşamasındayız.<br>• Katılımcılarla anket sonuçlarının özet bulgularının paylaşılması; bulguların tartışılması, derinlemesine yorumların alınmasına devam edilecektir. Anketin TTB ile ortak olarak daha geniş kapsamda yapılması ve periyodik tekrarlar ile değişimlerin gözlenmesi planlanabilir. <br>• Somut öneriler ile çalışma koşulları, eğitim politikaları, mesleki etik alanında uygulanabilir adımlar ve Politika ve Stratejiye Dönüştürme aşamasına gelmiş bulunuyoruz. <br><br>Anketimizin hem hekimlerin mesleki eğilimlerini dikkate alan hem de sağlık sisteminin sürdürülebilirliğini güçlendiren Sağlık Bakanlığı politikaları geliştirmesine yardımcı olacağına inanıyoruz. İşgücü Planlaması, Çalışma Koşullarının İyileştirilmesi, hekim göçünü engelleyecek Genç Hekim Politikaları, Sürekli Mesleki Gelişim, Mesleki Etik ve onurumuzun korunması, şiddetin önlenmesi, Katılımcı Politika Yapımına katkıda bulunacaktır. <br>Son olarak <br><br>Bu araştırma, hekimlerin mesleki özerklik, insanca çalışma koşulları ve sağlık hakkı mücadelesinde yol gösterici bir veri kaynağıdır. Ankara Tabip Odası olarak, hekimlerin sesini daha güçlü duyurmak ve sağlık politikalarının demokratikleşmesine katkı sunmak için bu bulguları Ankara Tabip Odası’nın mücadele hattına taşıyacağız. <br><br>Saygılarımızla, <br><br><b>Dr. Kemal Oskay <br>Ankara Tabip Odası <br>Yönetim Kurulu Adına<br>Genel Sekreter</b> ]]></turbo:content>
<content:encoded><![CDATA[ Ankara Tabip Odası’nın yürüttüğü kapsamlı araştırma, 983 hekimin katılımıyla mesleğin güncel durumunu, hekimlerin beklentilerini ve sağlık sistemine dair değerlendirmelerini ortaya koymuştur. Çalışma, 2002’de yapılan anketin ardından yeni bir eşik niteliği taşımakta ve hekimlerin sesini örgütsel stratejilere taşımayı amaçlamaktadır.<br><br>Ancak son yirmi yılda uygulanan politikalar, bu hakkı piyasa mantığına sıkıştırmış, hekimleri güvencesizliğe, şiddete ve özerklik kaybına sürüklemiştir. Ankara Tabip Odası’nın ODTÜ Sosyoloji bölümü ile yürüttüğü araştırma, bu dönüşümün çıplak gerçeklerini ortaya koymaktadır.<br><br>Araştırma bulguları, hekimlerin mesleki özerklikten çalışma koşullarına, göç eğiliminden sağlık sistemine dair görüşlerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Elde edilen veriler, yalnızca meslek örgütümüz için değil, tüm sağlık politikalarının yeniden şekillenmesinde yol gösterici olacaktır.<br>Bu anketin sonuçları, hekimlerin mesleki onurunu ve toplum sağlığı için verdiği mücadelesinin bilimsel zemini ve hekimlerin sesini yükselten bir örgütlenme çağrısıdır. Bulgular, meslek örgütlerinin yalnızca savunucu değil, aynı zamanda yönlendirici ve dönüştürücü bir güç olması gerektiğini bir kez daha göstermektedir.<br><br>Ankara Tabip Odası olarak, 9 temel bölümden ve 100 sorudan oluşan kapsamlı anket çalışmamız pek çok kritik noktaya ışık tutmaktadır.<br>A. Demografik Bilgiler: Katılımcı hekimlerin cinsiyet, yaş ve medeni durum gibi genel demografik profilini anlamayı amaçlar. <br>B. Eğitim ve Mesleğe Yönelim: Tıp eğitimi, mezuniyet bilgileri ve meslek seçim süreciyle ilgili soruları kapsar.<br>C. Çalışma Durumu ve Uzmanlık: Mevcut mesleki konum, çalışma durumu ve uzmanlık bilgilerini kapsar.<br>D. Meslekle İlgili Stres Faktörleri: Meslek yaşamındaki stres kaynakları ve zorluklara dair görüşleri kapsar.<br>E. Şiddet ve Şikayetler: Meslek yaşamındaki şiddet ve şikâyet süreçlerine dair görüşleri kapsar.<br>F. Meslekteki Değişim Algısı: Hekimlik mesleğindeki değişimlere yönelik görüş ve değerlendirmeleri kapsar.<br>G. Göç Eğilimi: Hekimlerin yurtdışına göç etme eğilim ve nedenlerine ilişkin tutum ve görüşleri kapsar.<br>H. ATO Üyeliği ve Faaliyetleri: Ankara Tabip Odası üyeliği ve faaliyetleriyle ilgili görüşleri kapsar. <br>İ. Genel Sağlık Sistemi Değerlendirmesi: Türkiye’de sağlık sistemi ve mesleğin geleceğine yönelik görüşleri kapsar.<br><br><b>ANKETE DAİR ÇARPICI SONUÇLAR</b><br><br><b>• Şiddet ve Şikâyet Bulguları</b><br>-Şiddetin Yaygınlığı: Sözlü şiddet hekimlerin çalışma koşullarının gündelik bir parçası haline gelmiş durumdadır. Fiziksel şiddet deneyimi ise mesleki motivasyonu ve bağlılığı doğrudan sarsmaktadır.<br><br><b>• Mesleki Stres ve Tükenmişlik </b><br>- Stres Kaynakları: Hekimlik mesleği yüksek stresli bir iş olarak tanımlanmakta ve stres düzeyinin son bir yılda arttığı bildirilmektedir. Gelir eşitsizliği, şiddet riski, dava edilme korkusu ve mesai dışı ulaşılabilir olma zorunluluğu temel stres faktörleridir.<br> -Tükenmişlik: Hekimlerin yarısından fazlası kendini duygusal olarak tükenmiş hissetmekte ve işe karşı isteksizlik yaşamaktadır. Kadın hekimlerde ve genç kuşaklarda tükenmişlik belirtileri daha yoğundur. <br><br>-Kurumsal Etkiler: Aşırı iş yükü, yetersiz personel ve performans baskısı stres düzeyini artıran temel kurumsal nedenlerdir. Genç hekimler göçe hazırlanıyor. Bu, gelecekte sağlık hakkının sürdürülebilirliği açısından alarm veriyor. <br><br><b>• Genel Sağlık Sistemi Değerlendirmesi:</b><br>- Sistem Eleştirisi: Sağlık sisteminin geleceğine dair beklentiler son derece olumsuzdur. Tıp fakültesi sayısındaki kontrolsüz artışın ve şehir hastaneleri modelinin hizmet kalitesine katkı sağlamadığı düşünülmektedir.<br><br><b>• Eğitim Niteliği: </b><br>Hekimler kendi mezun oldukları fakültelerin çalışma hayatına hazırlayıcılığını genel olarak yeterli bulsa da Türkiye’deki güncel tıp ve uzmanlık eğitiminin niteliği konusunda ciddi endişeler taşımaktadır. Niteliksiz fakülte açılışları, liyakat sorunları ve mobbing temel eleştiri konularıdır.<br><br><b>• Mesleki Tatmin Tartışmalı: </b><br>Her üç hekimden biri “Bugün olsa yine tıp alanını seçmezdim” dedi. Erkeklerde bu oran %25’e kadar çıkarken, kadınlarda kararsızlık oranı daha yüksek. Genç kuşaklarda tıp eğitimini yeniden seçme eğilimi %72’den %41’e düştü. Tatminsizlik büyüyor mesleğin itibarı ve tatmini erozyona uğruyor; bu, mücadele hattımızı güçlendirmemiz gerektiğini gösteriyor<br><br>Veri Analizi ve Sentez aşaması tamamlanan anket çalışması sonrası Raporlama ve Yaygınlaştırma çalışmasına başlıyoruz.<br>• Resmi raporun TTB, Sağlık Bakanlığı, İl Sağlık Müdürlüğü ve hekimlere ulaştırılması; net öneriler ve uygulanabilir adımlar içeren rapor ile daha geniş kitlelere hitap eden bir hale getirilmesi aşamasındayız.<br>• Katılımcılarla anket sonuçlarının özet bulgularının paylaşılması; bulguların tartışılması, derinlemesine yorumların alınmasına devam edilecektir. Anketin TTB ile ortak olarak daha geniş kapsamda yapılması ve periyodik tekrarlar ile değişimlerin gözlenmesi planlanabilir. <br>• Somut öneriler ile çalışma koşulları, eğitim politikaları, mesleki etik alanında uygulanabilir adımlar ve Politika ve Stratejiye Dönüştürme aşamasına gelmiş bulunuyoruz. <br><br>Anketimizin hem hekimlerin mesleki eğilimlerini dikkate alan hem de sağlık sisteminin sürdürülebilirliğini güçlendiren Sağlık Bakanlığı politikaları geliştirmesine yardımcı olacağına inanıyoruz. İşgücü Planlaması, Çalışma Koşullarının İyileştirilmesi, hekim göçünü engelleyecek Genç Hekim Politikaları, Sürekli Mesleki Gelişim, Mesleki Etik ve onurumuzun korunması, şiddetin önlenmesi, Katılımcı Politika Yapımına katkıda bulunacaktır. <br>Son olarak <br><br>Bu araştırma, hekimlerin mesleki özerklik, insanca çalışma koşulları ve sağlık hakkı mücadelesinde yol gösterici bir veri kaynağıdır. Ankara Tabip Odası olarak, hekimlerin sesini daha güçlü duyurmak ve sağlık politikalarının demokratikleşmesine katkı sunmak için bu bulguları Ankara Tabip Odası’nın mücadele hattına taşıyacağız. <br><br>Saygılarımızla, <br><br><b>Dr. Kemal Oskay <br>Ankara Tabip Odası <br>Yönetim Kurulu Adına<br>Genel Sekreter</b> ]]></content:encoded>
</item></channel></rss>