CİNSİYETİMİZE; BEDENİMİZE; EMEĞİMİZE YÖNELİK HER TÜRLÜ ŞİDDETE HAYIR!

CİNSİYETİMİZE; BEDENİMİZE; EMEĞİMİZE YÖNELİK HER TÜRLÜ ŞİDDETE HAYIR!

Erkek egemen zihniyete göre şekillenen iktisadi ve siyasi ilişkiler dünyanın pek çok ülkesinde olduğu üzere ülkemizde de savaşı ve sömürüyü kaçınılmaz hale getirmektedir. Kendisi gibi olmayanı ötekileştiren eril politikalar ve söylemler, siyasetin temel parametreleri olarak eşitsizliği, hak ihlallerini ve erkek şiddetini her gün arttırmakta; her geçen gün kadın bedeninin, kimliğinin ve emeğinin üzerindeki baskıyı yoğunlaştırmaktadır.

Kadın emeği üzerindeki sömürüyü ve “kocası”, “sevgilisi”, “töresi” nedeniyle öldürülen kadına yönelik şiddeti görünmezleştirmek isteyen eril siyasal düzlem, ya iktisadi krizi ya da savaşı gerekçe olarak öne sürmektedir. Suni bir “birlik beraberlik” hamaseti eşliğinde kadınlar nesneleştirilmekte, bedenleri üzerindeki erkek tahakküm arttırılmaktadır.

Ekonomik kriz koşullarında daralan istihdam dönemlerinde kadınlar ya önce işten çıkarılmakta ya da eşit işe eşit ücret talep edemeden sağlıksız koşullarda sessizce çalıştırılmaya mahkum edilmektedir. Eve kapatılan, kamusal alanlardan dışlanan kadınlar piyasada astronomik karşılığı olan bakım hizmetlerinde ödenmeyen emek olarak çalıştırılmaktadır. Ataerkil düzenin ideolojik ve biyolojik yeniden üretimi için kadın bedeni araçsallaştırılmaktadır. Bir rapora göre kadınların iş gücü ve siyasete katılımında Türkiye 144 ülke arasında 131’inci sırada yer alarak bu tabloyu somutlaştırmaktadır.

İşyerinde patron, kamu kurumunda amir, sokaklarda hakkını ararken kolluk, hane içinde baba-koca-kardeş şiddetine maruz kalan kadınlar, her gün bir varoluş mücadelesi vermektedir. Taciz, tecavüz kadın cinayeti ve bunun gibi tüm toplumsal, ekonomik, psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalan kadınların sorunları karşısında eril iktidar seyirci kalmaktadır. Çözüm olarak sundukları ise “kadın-erkek eşit değildir”, “iyi bir anne”, “iyi bir eş”, “iyi bir işçi” olarak erkek egemen tahakküme uyum göstermeleridir. Ne var ki, Mart 2019’a kadar toplam 15 bin 34 kadının yaşam hakkının ihlal edilmesi, 2019 yılında ise işlenen 299 kadın cinayeti eril iktidarın “çözüm”e yönelik politikalarının aslında çözümsüzlük olduğunu ortaya koymaktadır.

Sağlık alanında ise kadına yönelik sömürü ve şiddetin başka bir boyutu söz konusudur. Toplumsal cinsiyet rollerinden kaynaklı şiddete ilaveten sağlık kurumlarında çalışan kadınlar için de şiddet vakaları yoğun olarak yaşanmaktadır. Hekim, hemşire, ebe, tekniker,… tüm kadın sağlık emekçileri hastaların, amirlerin, patronların, kimi zaman meslektaşlarının sözlü fiziksel ve psikolojik şiddetiyle her gün burun burunadır. Kimi zaman eril bir suret kazanan mobbing kadın sağlık emekçilerini intiharın eşiğine sürüklemektedir. Bizzat Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı bir araştırmaya göre şiddete uğramış sağlık çalışanlarının yüzde 50,5’i kadın ve kadın sağlık emekçileri en çok acil servislerde, polikliniklerde ve doğumhanelerde şiddete maruz kalmaktadır.

Meslek, statü, yaş, din, uyruk fark etmeksizin kadın bedeni ve emeği üzerinde şiddetle birlikte yoğunlaşan eril tahakküm bir güvenlik sorunu haline gelmiştir. Bu nedenle erkek şiddetine karşı mücadele eden bizlerin; kadınların ve kadın örgütlerinin tarihsel mücadeleler eşliğinde elde ettiği hukuksal kazanımlara sahip çıkması büyük önem arz etmektedir.

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Yasasını hedef gösterilmesi ise kadın cinayetlerinin önünü açmaktadır. Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, bilinen ismiyle İstanbul Sözleşmesi tam 40 ülke tarafından imzalanmıştır. Türkiye ise, 12 Mart 2012’de sözleşmeyi onaylayan ilk ülke olmuştur. İstanbul Sözleşmesi, 2011 yılında kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının kadın örgütleriyle birlikte hazırladığı 6284 sayılı Kanun çalışmalarıyla aynı döneme denk gelince birlikte değerlendirilmiştir.

Türkiye’ye kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda pek çok yükümlülüğe işaret eden bu sözleşme ne yazık ki son dönemde iktidar ve muhafazakar-gerici kesimler tarafından “aile birliğine tehdit” şeklinde resmedilerek hedef tahtasına konulmuş ve feshi gündeme getirilmiştir. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın organizasyonuyla hazırlanan 11. Kalkınma Planı’ndan “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramı Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığından Strateji Geliştirme Başkanlığı’nın isteğiyle çıkarılmıştır.

İktidarın göstermelik taziyeleri ve açıklamaları dışında sıkça gündeme getirdiği cinayet veya istismar sonrası idam, kastrasyon gibi cezalandırma pratiklerinin kadına yönelik şiddeti durduramayacağı ortadadır. Kadına yönelik şiddeti büyüten siyasal-ekonomik-kültürel-sosyolojik-dinsel ataerkil öğeler silikleştirilemedikçe her gün yeni şiddet haberi gelecektir. Çünkü kadına yönelik şiddet “münferit”  bir sorun değil, toplumsal bir sorundur. Bu sorunun çözümü için kadınlara yönelik ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına yönelik uluslararası tüm sözleşmelerin de referans alınması gerekmektedir.

Kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve son bulması toplumsal barışa ve refaha da katkı sunacaktır. Bu nedenle, kadınlara yönelik her türlü şiddet eyleminin hukuk çerçevesinde önlemesi ve caydırılması amacıyla kararlı somut politikaların üretilmesi gerekmektedir. Mecliste, medyada, kamusal alanda cinsiyetçi dil ve eylemin sonlandırılmasında, kadın yönelik şiddetin ve baskının önüne geçilmesinde kadın örgütlerine söz tanınması ve danışılması elzemdir. Toplumsal vicdanı yaralayan kadına yönelik şiddet nedeniyle yargılanan erkeklere “haksız tahrik indirimi” ve “iyi hal indirimi” uygulamaktan vazgeçilmelidir. Uluslararası sözleşmeler hükümler dikkate alınarak caydırıcı yaptırımlar uygulanmalıdır. Aile içi şiddeti ve genel olarak kadın ve çocuklara yönelik şiddeti önlemek için iç hukuk normlarının ve Anayasal düzlemde korunan uluslararası sözleşmelerin uygulanabilirliği sağlanmalıdır. Kadınların ekonomik özgürlüğünü eline alması ve fırsat eşitsizliğinin ortadan kaldırılması için kreş, sosyal güvenlik, parasız eğitim ve parasız sağlık gibi haklardan yararlanmasının önünü açacak kamu politikalara ihtiyaç vardır.

ATO Kadın Hekimlik ve Kadın Hakları Komisyonu da tüm bu beklentiler doğrultusunda diğer kadın örgütleri ile birlikte şiddet uygulayan erkeklerin cezalandırılmasını, cezasızlığın son bulmasını, iyi hal indirimlerinin kaldırılmasını sağlamak adına çalışmalar yürütmüş, kadın örgütlerine ve mağdur kadınlara destek vermiştir.

Hem kadın, hem de hekim kimliğimizle, kadına yönelik şiddetle ve cinsiyetçi erkek egemen zihniyetle mücadelemiz dün olduğu gibi bugün ve yarın da tüm gücü ve adalete olan inancıyla devam edecektir.

25 Kasım kadına Şiddet ile mücadele gününde cinsiyetimize, bedenimize, emeğimize yönelik her türlü şiddete HAYIR diyoruz.

Ankara Tabip Odası Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Komisyonu

 

 


AİLE HEKİMLİĞİ DEĞERLENDİRME ANKETİ – 2019

Hekim Postası

Hekim Postası

Video

Takipçimiz Olun